TÜRK YAZARLAR
Struma / Aaron Nommaz

“Sıra size de gelecek!”

Yeşil Gömlekliler, arkalarında Jandarma ile koşarlarken gördükleri Musevilere dönüp bunu söylemişti. Ne yazık ki söylenen bu cümle gerçekleşmiş, en sonunda da Museviler, doğmuş oldukları memleketleri Romanya’yı bırakmak durumunda kalmışlardı. Bunlardan biri de kitabımızın baş karakteri olan David Stoliar idi.

David, Romanya Bükreş’te doğmuş, Musevi bir ailenin çocuğu idi. Babası Yakup’un orduya üniforma diken bir fabrikası vardı. Ancak David’in şanssızlığı çocukluktan itibaren başlamış, annesi onu ve babasını bırakarak Fransa’ya yerleşmişti. David için hayat arkadaşı Elena idi, ileride evlenmeyi düşündüğü, dünyalar güzeli Elena…

Annesinin yanına eğitim için giden David, döner dönmez Elena’sını görmüş ancak hiç de iyi haberler almamıştı. Naziler bastırıyor, Nazi destekçisi Yeşil Gömlekliler veyahut diğer adlarıyla Demir Muhafızlar, Baş Melek Mikael Alayları, Musevi olan Romen vatandaşlarına eziyet ediyorlardı. Evlerine, dükkanlarına yazılar yazıyor, sokakta yürürken nefret bakışları atıyor, gördükleri yerlerde tehdit etmekten geri durmuyorlardı. Elena, David’e bu durumları anlatıyor ve küçüklükten beri hayali olan gazeteciliği Amerika’da yapmayı düşündüğünü dile getiriyordu. Elena’nın bu isteği, David ile yollarını ayırmıştı. Biricik aşkı Elena Amerika’ya giderken David eli kolu bağlı babası ile kalmıştı.

Nazi tehdidi gün geçtikçe gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Almanya Polonya’yı işgal etmiş, Fransa’ya savaş ilan etmiş, Yeşil Gömleklileri bastıran Kral Carol öldürülmüştü. Neredeyse Musevileri savunacak hiçbir kimse kalmamıştı. Bu süreçte David, aşkını yüreğine gömmüştü. Fransızca öğrenmek isteyen Elsi adında bir kıza ders veriyor, zamanla bu bağlılık ilişkiye evriliyordu. David, nereden bilebilirdi ki bu masum, istekli kızın ileride onun müstakbel eşi ve çocuğunun annesi olacağını?

Museviler, Romanya’da yaşayamaz hale gelmişti. Öyle ki mesleklerini yapmaları dahi yasaklanmıştı. Romanya’da bir kurtuluş yolu arayan David’i, samimi arkadaşlarından biri olan Bubi, Betar ile tanıştırmıştı. Betar, Romanya’daki Musevilere yardım eden bir nevi dernek gibi bir şeydi. Musevilerin kaçmasını sağlıyor ve onları Filistin’e ulaştırıyordu. Betar bir gemi ayarlamıştı. Adı Struma.. Bu gemi Köstence’den yola çıkacaktı. David ve diğer arkadaşları Bubi, Melli, Celly, Leah, sevgilisi Elsi ve onun ailesi gemiye bindiler ancak David’in babası bunu tercih etmeyerek Romanya’da kaldı. Keza, karısının onu terk edip Fransa’ya gitmesinden beri neredeyse hayata küsen Yakup Bey, Fransa’nın Naziler tarafından işgali sonrasında karısının Auschwitz’e götürüldüğü haberini alınca mahvolmuştu. Çünkü herkes biliyordu ki oraya giden kimseden haber alınamıyordu…

Struma, Köstence’den yola çıktı ancak büyük bir sorun vardı. Gemi hem çok eskiydi, hem tek motorluydu hem de altı yüz kişilik gemiye yedi yüz altmış beş kişi binmişti. Yiyecekler az, tuvaletlerin sayısı yalnızca altı idi. Ancak mühim olan Filistin’e ulaşmaktı. Struma, Köstence’den yola çıkar çıkmaz arızalandı. Motor tamir edilse de, İstanbul Sarayburnu civarında tekrar arızalandı. Türk tamirciler gelip motora baktılar ancak motorun karada tamir edilmesi gerekiyordu. Ne yazık ki ne bir kimse gemiye çıkabiliyor –polis hariç- ne de bir kimse karaya ayak basabiliyordu. Yasaktı. İngilizler, Musevilerin Filistin’e gitmelerini istemediklerinden ötürü, Türkleri, gemide salgın hastalık olduğuna inandırmış hatta gemiye sarı bayrak – karantina- astırmıştı. David’in en büyük endişesi karısı Elsi idi. Onunla sinagogları yıkıldığı için resmi bir evlilik gerçekleştiremese de gönülden ona bağlıydı. Ayrıca yolculuk öncesi bir çocuğu olacağını da öğrenmişti. Tek dileği karısı Elsi ve karnındaki bebeğini sağ salim karaya ulaştırabilmekti. İstanbul Musevileri gemiye yardıma geliyor, gemiye çıkamasa da aşağıdan meyve, sebze, ilaç vermekle yetinebiliyorlardı…

Gemi, bir süre sonra römorklar ile Şile’ye çekildi. Ancak gemiye ne gelen ne giden vardı. İnsanlar hastalıkla, ölümle, açlıkla mücadele ediyordu. Bir sabah, David gözlerini açtığında genzine tuzlu suyun dolduğunu hissetti. Gemi batmıştı. Hemen gözleri eşi Elsi’yi aradı, onu görse de elini tutamadı ve masum eşi Elsi, karnındaki bebeğiyle sulara gömüldü. David, bir tahtanın üzerinde uyuyakaldı. Gözlerini açtığında hastanedeydi. Artık ne arkadaşları, ne eşi ne de bebeği yaşıyordu. Struma’dan kurtulan tek insandı. Tedavi edildikten sonra kanunları çiğneyen bir yasadışı göçmen olarak yargılandı ve hapise atıldı. Ancak Amerika’ya giden ilk aşkı Elena, David’i buradan çıkarmanın bir yolunu bulacak ve onu alıp Filistin’e gidecekti, Boşandığı İrlandalı kocasından olan çocuğu ile…

David, Fransa’da iken annesi ile bir cenazeye katılmıştı. Cenazede ölen kişilerin tabutunun başında sayıları görünce annesine bunun ne olduğunu sormuş, annesi bu sayıların, ölen kişilerin mutlu oldukları günlerin sayısı olduğunu söylemişti. “Bir insanın kaç mutlu günü varsa, o kadar yaşamıştır!” Bu denli acıyı yaşayan, memleketinden kaçar gibi giden, annesini, eşini, doğmamış bebeğini kaybeden David, acaba kaç gün yaşamıştır?

Kim bilir…

 

DİLARA ÇELİK

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
158 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI YAZARLAR