TÜRK YAZARLAR
Aşktan da Üstün / Tuna Serim

“Öylesine Mustafa Kemal’den yanaydık ki bizi de İstanbul Hükümeti onunla birlikte idama mahkum etti.”

Halide Edip, 1954 yılında yaptığı bir görüşme esnasında, birinin ona “Amerikan mandacısı” demesi üzerine bu cevabı vermişti. Tuna Serim’in yazarlığını yapmış olduğu “Aşktan da Üstün” adlı tarihi roman bizlere Halide Edip’in ve Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatından, birbirleriyle tanışmalarından ve milli mücadele döneminde Anadolu’nun durumundan bahsediyor.

Halide Edip, diğer tanımıyla İstanbul’un gülü, Selanik’e göç eden Yahudi bir ailenin kızı. Lakin Sultanahmet Meydanı’nda yaptığı konuşmada “Ben İslamiyet’in bedbaht bir kızıyım ve bugünün talihsiz fakat aynı derecede kahraman devrinin anasıyım” diyecek kadar da Müslümanlığı benimsemiş cesur bir kadın.

Doğar doğmaz verem hastalığından annesini kaybediyor Halide. Babası da meğerse onu erkek beklemiş, bu sebeple uzun süreler kendisine “Halid” diye sesleniyor. Tabir-i caizse erkek gibi yetiştiriyor kızını. Halide’nin annesi Bedrifem Hanım ise içinde gönül yarası ile veda ediyor dünyaya. Öldüğü vakit, boynundaki madalyonda eski eşinin resmi bulunuyor. Eski eşinden de bir kızı var, adı Mahmure. Milli Mücadele döneminde ablası Mahmure saklıyor hem Halide’yi hem de çocuklarını. Eskilerin dediği bir söz vardır ya “annenin bahtı kızına taht olur” diye, Halide’nin de gönül sızısı annesine benzeyecek ileride…

Babası annesinin ölümünden sonra Halide’yi teslim ediyor kayınvalidesine. Aile de pek zengin. Evde hizmetliler, büyükannesinin boynu ise mücevher dolu. Burada rahat bir yaşam sürüyor Halide. Rumca öğreniyor, tekke sistemiyle dindar yetişiyor, gelen giden özel hocaların ise haddi hesabı yok. Bir süre sonra babası, evde hizmet eden yaşlı bir kadının torunu ile evleniyor, daha sonra ise Saraylı Teyze adında biriyle. Babası iki eş, Halide ise iki üvey anne sahibi oluyor. Ev ufak, sığamıyorlar. Edip bey daha sonra kızıyla yaşamaya başlıyor. Amerikan Kolejine verdiği kızını Abdülhamit’in buyruğuyla alıyor. Saraylı Teyze, İngiliz mürebbiye ve birçok hoca özel dersler. Matematik için ise babası o dönemin en büyük matematikçilerinden Salih Zeki’yi çağırıyor kızının eğitimi için.

Salih Zeki… Halide’nin hayatının dönüm noktası, aynı zamanda en büyük gönül kırgınlığı duyduğu kişi. Daha genç kızken vuruluyor Halide, Salih Zeki’ye. Ama nasıl aşk! Babası kızsa da evleniyor. Aralarında baya yaş farkı var fakat önemsemiyor Halide. Annesinin ona bıraktığı bahtı burada taht oluyor kızına. Evinin hanımı oluyor, Salih Zeki’nin bir dediğini iki etmiyor ama ne fayda. Salih Bey, küçük görüyor Halide’yi. Ne yaparsa yapsın eleştiriyor. Öyle ki Salih Zeki, Halide’yi birçok kadınla aldatıyor ve bunu da saklama gereksinimi duymuyor. Halide’nin, Salih beyden iki çocuğu oluyor. Ali Ayetullah ve Hasan.

Salih Zeki’nin ikinci eşi olduğunu anlar anlamaz ise boşanıyor Halide. İlk eşinden ise bir haber oysa ki. Salih Zeki hakkındaki notlarında ise geçirdiği yılları söyle tanımlıyor:

“Beraber yaşamaya başladığımızda, köle pazarından en ucuz fiyata alınmış bir köle bile bendeki itaatkar ruh haline sahip olamazdı.”

Mustafa Kemal ise Selanik’te doğmuş gümrük memuru bir babanın evladı. Kırkına yaklaşan babası Ali Rıza Bey ile on dört yaşındaki annesi Zübeyde Hanım evleniyor. Beş çocuğa gebe kalıyor Zübeyde lakin sadece iki tanesini doğurabiliyor. Mustafa Kemal Atatürk ve kız kardeşi Makbule… O dönemler ilaç pek yok, keza doktor da öyle. Haliyle doğumların çoğu hüsran ile sonuçlanmakta. Rum ve Bulgar çeteleri Ali Rıza Bey’i üç kez kaçırıp, üçünde de fidye istiyorlar. Borç alan aile ise sürekli çıkmaza sürükleniyor. Ali Rıza Bey, evini zor geçindirmenin verdiği çöküntü ile yataklara düşüyor bağırsak vereminden, sonra da hayata gözlerini yumuyor. Ali Rıza Bey, Zübeyde hanım’ı o denli seviyor ki “Her yan buz tutmuş olsa da annen kapıdan girince ısınırım ben” diyor Mustafa’ya. Belki de Mustafa Kemal’in kadınlara her daim naif ve saygılı davranmasının sebebi bu.

Zübeyde Hanım eşini kaybedince ağabeyinin yanına yerleşiyor ancak ona da yük olmak istemiyor ve bir gün Mustafa eve geldiğinde Ragıp Efendi adında biriyle karşılaşıyor. Ragıp Bey, Zübeyde Hanım’ın yeni eşi. Bu durum karşısında annesi ile uzun bir küslük yaşıyor Mustafa Kemal Paşa. Manastır akademisinden mezun oluyor, daha sonra da akademiden. Akademi zamanı toplanıp Namık Kemal’in yasaklı şiirlerini okuyor arkadaşları ile. Tayin beklediği sıra ise İsmail Paşa’nın casusu olan Fethi bey’e rastlıyorlar. Casus olduğunu bilmeksizin toplantılarından bahsediyorlar. Sonrası ise talihsizlik. Mustafa Kemal, Enver Paşa ve toplantılarda kim varsa hapse düşüyor, sonra da geri dönemeyecek kadar uzak yerlere tayin ediliyorlar. Mustafa Kemal ise Suriye yolunda…

Onu, her şeyden çok sevecek Fikriye ile Harbiye zamanı tanışıyor Atatürk. Fikriye, üvey babası Ragıp Bey’in yeğeni. Harbiye zamanı ara sıra Ragıp Bey’in ağabeyinin evinde kalıyor Atatürk. Fikriye ile samimiyeti ise o vakitler başlıyor. Fikriye, Atatürk’ü herkesten çok seviyor. Onun sevdiği şeyleri okuyor, yapıyor, milli mücadele dönemi hasta olduğunda dahi bakıyor, gönlünü tamamen teslim ediyor ancak ne Mustafa Kemal’in aklında o zamanlar evlilik var ne de Zübeyde Hanım istiyor Fikriye’yi. Hasta oluyor ve yurtdışına tedaviye gidiyor Fikriye. İzmir’in işgalden kurtuluşundan sonra Latife’yi tanıyor ve onunla evleniyor Atatürk. Zübeyde Hanım, Latife'yi de istemiyor gelin olarak ancak okumuş, yabancı dili mevcut, sanattan ve dahası birçok şeyden anlayan zeki bir kadın Latife. Ne tesadüf ki, Latife’nin boynundaki kolyede resmini görünce etkileniyor Atatürk. Latife de aynı Halide’nin annesi Bedrifem gibi. Sevdiğinin fotoğrafını taşıyor kolyesinde. İki sene 6 ay kadar evlilikleri sürse de boşanıyor Latife ve Mustafa Kemal Atatürk. Fikriye ise hayatta değil. Atatürk’ün evlenmesini öğrendikten sonra başına silah dayamış ve göçmüş bu dünyadan. Halide, Fikriye’yi Atatürk’e hasta iken bakmaya geldiği sıralar tanıyor ve ölümü hakkında ise şu notu yazıyor:

“O, uğruna ölünesi adamın uğruna öldü…”

Mustafa Kemal Atatürk ise Fikriye’nin ölümü ve Latife Hanım ile boşanması sonrası şunları söylüyor:

“Beni iki kadın çok sevdi. Biri ben olduğum için Fikriye, diğeri şanım ve makamım için Latife.”

İttihat ve Terakki’nin kuruluşu, Halide’nin babasının İttihatçı oluşu, Halide’nin ittihatçılarla mektuplaşması Atatürk ve Halide arası bağı oluşturuyor. Halide Edip ise o dönemler Doktor Adnan Adıvar ile evli. Adnan beye karşı gönül sevgisi duymuyor Halide ancak yanında her daim olduğu, ona güvendiği, onu desteklediği için çok büyük saygı duyuyor Adnan Beye. Adnan Bey ise bu durumu biliyor ve kabulleniyor haliyle. Ülke işgal altında, Halide ise ülkeyi Amerikalılara teslim edilmesini mantıklı buluyor ve bununla ilgili Mustafa Kemal’e bir mektup gönderiyor. Lakin Halide’nin düşüncesi vatanın en az zararla işgalden kurtulmasıdır. Milli Mücadele başladığı vakit her anlamda destek veriyor. Öyle ki ileride Peyam-ı Sabah gazetesinde yayınlanan fetvada idamı isteniyor. Mustafa Kemal Paşa, Bekir Sami Bey, Adnan Adıvar, Ali Fuat, Ahmet Rüstem ve Kara Vasıf ile.

İzmir’in işgal edilmesi, Atatürk’ün Samsun’a çıkışı, Havza’ya, Sivas’a, Ankara’ya gidişi izliyor birbirini. O sıralar Halide Edip de Atatürk’e destek için Ankara’ya gelme yolunda. Çocuklarını ablası Mahmure’ye emanet ediyor ve Adnan ile çıkıyor yola. İngilizlerden saklana saklana Nisan 1920’de Ankara’ya varıyorlar. Halide ve Mustafa Kemal Paşa, Ankara Garı’nda görüyorlar ilk kez birbirlerini. Daha sonra meclisin açılışı, iç isyanların bastırılması, düzenli ordunun kurulması devam etmekte. Halide, o sıralar akşam yemeklerinde, devlet meseleleri konuşulurken, karşılıklı kahve içerken tanıyor Mustafa Kemal’i. Duyduğu hissiyat güçlü ancak kendisine dahi itiraf edemiyor, çekiniyor. Çünkü evli bir kadın keza Mustafa Kemal Atatürk ise ülkenin durumu ile meşgul bir paşa. Bazen Atatürk’ün dediklerini yerine getirmiyor Halide. Bu sebepten aralarında ilk kırgınlık, küskünlük baş gösteriyor. Dik başlı bir kadın, eşi, babası bir yana Paşa’yı bile dinlemediği oluyor bazı zamanlar.

Atatürk’e olan sevgisini “Kalp Ağrısı” adlı kitabına da aktarıyor yavaş yavaş. Ancak Mustafa Kemal Paşa ile onun arasını bozmaya çalışanlar, hem Paşa’ya hem de Halide’ye olup olmadık laflar taşıyorlar. Bunların gerçekliğine inanan Halide, çok mesafeli durmaya başlıyor Paşa’ya. Kopuş da burada başlıyor. Ankara’yı terk ediyor ve sık sık gitmemeye başlıyor. İzmir’in kurtuluşunda bulunuyor Halide. Sonraları ise yine ortalarda yok. Atatürk’e suikast ve Hintli Müslümanların gönderdiği yüz bin dolar olayından sonra aralarında tamamen kopuş yaşanıyor. 1925 yılında Halide Hanım ve Adnan Bey, Türkiye’yi terk ediyorlar ta ki Atatürk’ün ölümüne kadar.

Halide, Mustafa Kemal Paşa’ya duyduğu hissiyatı içinde yaşamış, kimi zaman aldığı ufak notlarda, kimi zaman ona davranışlarında belli etmiştir. Yazdığı Kalp Ağrısı adlı kitabında başka bir tasvir üzerinden anlatıyor hem kendisini hem de Mustafa Kemal Paşa’yı. Halide’nin Mustafa Kemal Atatürk’e duyduğu sevgi, Paşa’nın silah atışı sırasında dudaklarından çıkan şu cümleler ile başlamış, Halide hayata gözlerini yumana kadar devam etmiştir.

“Sonu belli olmayan bir savaşın içindeyiz. Kazanmak kadar kaybetmek de var. Silahı nişanlanmayı iyi öğrenin ki kaybedersek ilk kurşunu bana atarsınız, ikinciyi kendinize…”  

 

DİLARA ÇELİK

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
165 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI YAZARLAR