TÜRK TARİHÇİLER
Josef Nasi Büyük Hayalin Peşinde / Aaron Nommaz

“Osmanlı ülkesinde herkes kendi asma ağacının altında huzur ve barış içerisinde yaşıyor”

Jozef Nasi, Yasef Ağa ya da Kanuni Sultan Süleyman’ın deyimiyle "Frenk Bey", Avrupa’da Osmanlı hakkında atılan iftiralara cevaplar verdiği mektubun sonunu da böyle  bitirmekteydi. Yazarlığını Aaron Nommaz’ın yapmış olduğu “Josef Nasi Büyük Hayalin Peşinde” adlı kitap, bize Kanuni Sultan Süleyman’dan başlayarak 3.Murat dönemine kadarki Osmanlı ülkesi ve Musevilerin durumu hakkında bilgiler vermektedir.

Josef Nasi, Portekiz’de doğmuş, Venedik ve sonrasında da Ferrada’da yaşamış bir Museviydi. Keza ailesi de öyle. Lakin dinleri olan Museviliği yaşayamamışlar, ömürlerini Hristiyan olarak geçirmek zorunda kalmışlardı. Büyük halası Gracia, Eşi Reyna, Küçük halası Brianda, Brianda’nın kızı La Chica, Josef’in kardeşi Samuel, Gracia’nın eşi Diogo ve daha birçok Musevi…

Hayatları, Brianda’nın, ablası Gracia’yı, servetten yararlanmak için engizisyona ihbar etmesi sonucu değişecekti. İhbarı haber alan aile, engizisyon yargılaması başlamadan Ferrara’ya, ordan da Osmanlı başkenti İstanbul’a kaçacaklardı. Ailenin yanında farklı dine mensup iki tane de yardımcılar vardı. Gracia’nın Katolik olan koruyucusu Pierre ve şarap ticaretinde birlikte oldukları Issac. Krallara dahi borç veren, şarap ticaretinde Avrupa’yı elinde tutan, canlarını kurtarmak için Venedik’ten daha sonra da Ferrara’dan kaçan bu aileyi, geldikleri başkent İstanbul'unda çok farklı olaylar bekliyor olacaktı.

Josef ve ailesinin İstanbul’a gelmelerini sağlayan Moşe Hamon adında bir Museviydi. Moşe, Kanuni Sultan Süleyman’ın en yakınındaki hekimdi. Haliyle Josef ve ailesinin, Kanuni’den almış olduğu “tebaamızdır” belgesi ile emniyette gelmelerini sağlamıştı. Moşe’nin amacı, Avrupa’nın ticaretini elinde tutan ve aynı zamanda dindaşı olan Nasi ailesine yardım etmek hem de oğlu Josef Hamon ile Gracia’nın kızı Reyna’yı evlendirmekti. Ancak Hamon’un planları suya düşecekti. Çünkü Reyna, kendisine eş olarak Josef Nasi’yi çoktan seçmişti.

İstanbul’a yerleşen Josef’in aklında tek şey vardı. O da, en başta ailesini ve daha sonra dindaşlarını sürekli engizisyon belasından korumak zorunda kalmayacağı topraklarda yaşamaktı. Josef bunu başarabilecek miydi?

Josef Nasi ve ailesi Ortaköy taraflarında güzel bir yer bulmuş ve kendilerine ev yaptırmaya başlamışlardı. Evlerinde put ve resim olmayacaktı. Keza Osmanlı ülkesinde bu bir yasaktı ve herkes buna uymalıydı. Ev yapılırken çevrede yaşayanlar burası için “Belvedere Sarayı, Portakal Ağa’nın evi” demeyi uygun bulmuşlardı.

Ailedeki yardımcılardan Isaac, İstanbul’a dönüş sonrası Josef ile konuşup aralarındaki ticareti sonlandırmıştı. Hem yaşlanmıştı, hem de artık gerçek dinini saklamak zorunda kalmıyordu. Adını İshak yaptı. Başına bir sarık taktı. Sakalını uzattı ve beş vakit namazını kılmaya başladı.

Şarap içmek ve ticaretini yapmak dinen caiz olmadığı için Josef ve ailesi ile ticari ilişkilerini sonlandırsa da dostlukları kalacaktı. İshak, ayrılmadan evvel Josef’e çok büyük bir sır vermiş, evlerinde papanın bir casusunun olduğunu söylemişti. Josef’in aklında artık tek bir şey vardı. Casus kimdi?

Josef ve ailesinin İstanbul’a yerleştiği sırada papa ve Venedik boş durmuyor, Musevilere zulüm ediyordu. Musevileri sünnet ettirmiyor, Hıristiyan gibi yaşamaya zorluyorlardı. Hıristiyan gibi yaşayan Musevilere ise Marran diyorlardı. Engizisyon mahkemesinde yargılanıyorlar, kolları ve bacakları koparılıyor, mideleri suyla şişiriliyor, kırbaçlanıyor, tırnakları çekiliyordu. Gracia’nın eşi Diogo da mahkemede yargılanmış ve hayatını kaybetmişti. Bu işkenceden canlarını kurtaran Josef Nasi ve ailesi, Museviler için çok büyük yardımlarda bulunuyordu ancak yetmiyordu.

Josef, sarayı yakın kadrajına almıştı. Sarayla yakınlaşmak işine gelecekti. Böylece hem şarap ticareti yapacak servetine servet katacak hem de bir ihtimal Avrupa’da işkence gören Musevilere yardım edebileceği bir yol bulacaktı. Osmanlı ülkesine gelmeden evvel, Kanuni Sultan Süleyman’a Avrupa ile ilgili bilgiler yolladığından işi daha da kolaylaşmıştı. Sultan Süleyman ile görüşüp şarap ticareti konusunda izin koparmış, yanı sıra Osmanlı düşmanlarına borç verip onları Osmanlı’nın tebaası yapma düşüncesi de Kanuni’ye mantıklı gelmişti. Frenk Bey (Josef Nasi), Kanuni ile görüşürken Gracia ise boş durmamış, Hürrem Sultan ile görüşüp mücevherler takdim etmişti. Böylece Nasi ailesi saray tarafından da tanınmış olacaktı.

Frenk Bey, sarayda var olduğu zaman boyunca Hürrem’in damadı Rüstem Paşayı, Kara Ahmet Paşayı, Semiz Ali Paşayı ve Sokullu Mehmet Paşayı tanımıştı. Sokullu ile arasında husumet doğmuş, neredeyse birbirlerini düşman bellemişlerdi ancak gerçek daha sonra ortaya çıkacaktı. Sokullu Mehmet Paşa, dost muydu yoksa düşman mı?

Frenk Bey’e güveni tam olan Kanuni Sultan Süleyman, onu şehzadesi Selim’in yanına sikke ve cevher teslim etmesi için göndermiş, bu yolculuk sonrası Selim, Josef’i sevmişti. Selim’in yanında olduğu vakit onu Akdeniz’deki tüm adaların Venedik’ten alınması konusunda işlemişti. İstanbul’a döner dönmez ise Fransa’ya vermiş olduğu borçların ödenmemiş olması canını sıkmış, Kanuni Sultan Süleyman ile görüşmüştü. Ancak Fransa uzun süre Sultan Süleyman’ı da oyalamıştı. Fransa borcu meselesi 2.Selim zamanı çözülecekti. Selim, Fransız gemilerindeki mallardan üçte birinin Josef’e aktarılacağına karar verecek ancak Fransız bayrağı çeken farklı milletler buna karşı gelecekti. Borcun bir kısmı bu sayede ödenecek, bir kısmı da kalacaktı.

Josef Nasi’yi Sultan Süleyman Tiberya Beyi yapmış, buraya dindaşlarını toplamasına izin vermişti. Lakin Tiberya (İsrail'de bir kent) verimsiz ve yoksul bir yerdi. Haliyle kimse buraya gelmiyor, ticaret yapılmıyor, para dönmüyordu. Gelenlerin hepsi yoksuldu ve Nasi ailesi gelenlere yardım ediyordu. Kanuni, Tiberya’yı vermiş olsa da Frenk Bey’in düşüncesi başkaydı. O, Kıbrıs’ı istiyordu. Hem Venedik’ten intikam almak için hem de toprakları verimli olduğu için. Kıbrıs Kralı olma hayali peşinde koşan Josef, Kıbrıs’ın kralı olabilecek miydi?

Sultan Süleyman Zigetvar seferinde hayatını kaybedince başa 2. Selim geçmiş, Josef’i Müslüman olma konusunda sorgulamıştı. Josef Müslüman olursa sadrazam olabilirdi ve Selim, Josef sadrazam olsun istiyordu lakin Josef’in böyle bir düşüncesi yoktu. Selim, başa gelir gelmez Frenk Bey’i Nakşa Adaları Dükü (Ege denizinde) yaptı ve ona Müteferrika demeye başladı. Aynı zamanda Kıbrıs’ı alacağının ve onu da Kıbrıs Kralı yapacağının sözünü de verdi.

Bu sırada Osmanlı ülkesinde Müslümanlar şikayetlere başlamıştı. Halk, yoksulluğun sebebi olarak Musevileri ve Hıristiyanları görüyordu. Bu sebeple Musevilerin ve Hıristiyanların kıyafetlerine, takılarına kısıtlama geldi. Bunu öğrenen Josef’i ise bir korku sardı. Ya buradan da gitmek zorunda kalsalardı?

Kıbrıs’tan Museviler kovulmuş, Kıbrıs üstünden Hacca giden Müslümanlar ise şikayetçi olmuştu. Bunu duyan 2. Selim, Kıbrıs üzerine bir sefere çıktı ve bir sene süre kadar sonra Kıbrıs fethedildi. Josef’in içi içine sığmıyor, Kıbrıs’a kral olacağı günü sabırsızlıkla bekliyordu. Peki, öyle mi olacaktı?

Frenk Bey (Josef Nasi) ile sarayın arası zamanla açılmaya başlamış, 2.Selim, Venedik ile barış imzaladığı vakit, Frenk Bey’i saraya bile çağırmamıştı. Selim'den sonra başa gelecek olan şehzade 3.Murat'la ise görüşmesi nasip olmamıştı. Bu soğumanın sebebinin Sokullu olduğunu düşündü. Ta ki Sokullu, Frenk Beyi saraya çağırıp ona gerçekleri açıklayana kadar…

Sarayla arası açılan Josef Nasi o süre zarfında kendisini matbaaya vermişti. En büyük isteklerinden biri de kitap basmaktı. Zaten Osmanlı ülkesinde az kitap basılıyor, onları da sadece Müslüman olmayanlar basabiliyordu. Hattatlar işsiz kalır diye Arapça alfabe ile kitap basmak yasaktı. Matbaa işine giren Frenk Bey’in bastığı ilk şey, 2.Selim’in Konya'da iken ona okuduğu ve etkisinden diyecek söz bulamadığı, Mevlana Celaleddin’e ait şu dizelerdi. 

“Gel, gel her ne olursan ol, yine gel.

İster kafir, ister ateşe tapan

İster putperest ol, yine gel.

Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir.

Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel.

Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz.

Şu tertemiz tarlaya sevgiden başka tohum ekmeyiz biz.

Beri gel, beri, daha da beri…”

DİLARA ÇELİK

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
5893 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI TARİHÇİLER