TÜRK TARİHÇİLER
Kahverengi Veba / Daniel Guerin
Daniel Guerin, yirminci yüzyılın liberter ve devrimci Marksist düşünsel mirası, aynı zamanda sömürgecilik karşıtı ve gay kurtuluşu mücadelesine önemli etkileri bulunan bir Fransız devrimci militan. Çeşitli alanlarda çok sayıda eseri olan Guerin’in henüz yirmili yaşlarının sonunda, Nazi iktidarının hemen öncesi ve sonrasında Almanya’da gerçekleştirdiği ve Kahverengi Veba adıyla kitaplaştıran seyahat notları, faşizmin zaferiyle işçi hareketinin karşı karşıya kaldığı mutlak yenilgi ve demoralizasyonu “sıcağı sıcağına” aktaran bir militan belgesel örneği.

Kitap asıl olarak iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde Guerin, 1932 yazında, Naziler henüz iktidara gelmemişken sırtında çantası, yaya olarak yaptığı seyahatlerden izlenimlerini, karşılaştığı “sıradan” insanlara, gençlere, işçilere ve elbette işsizlere dair manzaraları aktarır. İşsiz komünist militandan sendikacı sosyal demokrata ve kahverengi gömlekli fırtına birliği (SA) milisine değişik siyasal akımlara mensup ya da sadece sempatizan kişilerle yaptığı sohbetler “kahverengi vebanın” nasıl ve neden bu kadar etkili olduğunun ipuçlarını verir. Öte yandan Nazilerin iktidara gelişiyle hızla sindirilecek “bohem” gençlerin neşeli müzik ve sohbetleriyle çınlattıkları gençlik yurtları ya da “doğacılık” ve çıplaklığın hâkim olduğu özgür işçi kampları gibi alternatif toplum adacıklarını da resmeder. Guerin’in karşılaştığı manzara, ekonomik krizle birlikte siyasal kutuplaşmanın ve parçalanmanın had safhaya vardığı bir ülkedir. Bilhassa taşrada ama kentlerde de Nazilerin artan etkisini, embriyon halindeki yeni devleti ve toplumsal yaşamı gözlemler.

Guerin’e göre faşizmin zaferinde önemli bir etken “yurtseverleri” faşistlerin etkisinden kurtaracağını düşünen solun milliyetçi tema ve sembolizme giderek daha sık başvurmasıdır. Faşist hareketin değişik unsurlarının da marşlarından sloganlarına solun sembolizmini yağmalamasının yarattığı zihinsel bulanıklık, faşizmle sol arasındaki ayrımların silikleşmesine ve kitlelerin zihninde Hitler ve partisinin yoksulluğa, işsizliğe, sömürüye son verecek yeni sistemi kuracak bir “kurtarıcı” olarak belirmesine yol açmaktadır. Guerin’in anlatımıyla: “sosyal demokrasiye duydukları ortak kinle ve zehirli slogan ‘ulusal bağımsızlıkla’ birbirlerine yakınlaşan Naziler ve komünistler, planlı ekonomi ve Devlet’te bütünleşen bir genel sendikacılık mitiyle birbirlerine yakınlaşan sosyal demokratlar ve faşistler vardı.”

Felaketin arifesinde sosyal demokrasinin güdümündeki sendikal hareketin konformizmi, bürokratikliği, “sendika ağalarının” rehaveti tedirgin edicidir. Guerin, komünist hareketteki ateşli militanlığa ve kültür düzeyine hayran kalsa da içerisinde bulunduğu sekterliğin “tüm bu kardeşçe bağlılığı, tüm bu devrimci inancı boşa harcayacağını” düşünür. Oysa yönetici bürokrasilerin tüm direncine rağmen işçi hareketinin tabanında tehlikeye karşı neredeyse kendiliğinden oluşan bir birlik eğilimi bulunmaktadır. Üstelik bezginlik faşizmin en büyük silahlarından birisidir. Kitleler gittikçe kendilerine solun değişik eğilimleri gibi ekmek, iş vaat eden, Versailles Antlaşması’nın zincirlerini kıracağını söyleyen ve “kendilerinin de devrimci, sosyalist bir işçi partisi oldukları konusunda yeminler eden” Almanya’yı karanlığa gömecek müstakbel cellatlarına kulak kesilirler.

İkinci bölümse Nazilerin iktidara geçişlerinden birkaç ay sonra bu sefer bisikletle yaptığı turdan alınmış izlenimlerden oluşur. Guerin’in altı aylık bir arayla şahit olduğu manzara, adeta iki ayrı ülkeye, iki ayrı dünyaya aittir. Aslında ikinci seyahatinde Guerin, Nazi rejimine dair bugün kimini artık iyice kanıksadığımız görünümleri sıralar. Ancak onun bir farkı, Nazi rejiminin Almanya’da yarattığı o hızlı ve kesin değişimi ilk aktaranlardan biri olmasıdır. Bizim bugün onca resim, belgesel ya da kurgu filmden tevarüs ettiğimiz “tanıdık” görsel imgeler, Guerin için sarsıcı bir yeniliktir. Yaşanan felaketin izleri tazeyken edinilen bu ilk elden izlenimlerin verdiği aciliyet hissi, Guerin’in çalışmasını özel kılar.

Guerin mutlak bir yenilgi, siyasal topografyada kati bir değişimi dehşetle aktarır: “Bugün Ren nehrinin öte yanına yolculuk eden bir sosyalist, karşısında bir depremin ardından yıkılmış bir şehir bulacak. Daha birkaç ay önce burada, bir partinin, bir sendikanın, bir işçi gazetesinin merkezi, şurada bir işçi kütüphanesi vardı. Artık bu binaların üzerinden gamalı haçlı devasa bayraklar sarkıyor. Dün mücadeleler verilen şu kızıl caddede, artık sadece yumurcakların kulak zarınızı yırtarcasına haykırdığı Heil Hitler! seslerinin eşliğinde yürüyen bakışları endişeli ve hüzünlü sessiz insanlara rastlanıyor.” Bu değişimin hızı ve yenilginin şiddeti karşısında Guerin “veba”, “kasırga” ya da şiddetle çarpan meteor benzetmelerinde bulunmaktan kendini alamaz. Değişim sadece siyasal manzarada değildir; insanların, hatta bir önceki yolculuğunda tanışmış olduğu insanların beden dili, jestleri, duruşları, konuşma şekilleri, sesleri değişmiştir. Toplumsal yaşam neredeyse hiç bitmeyen bir askercilik oyununa ve müsamereye, yürüyüşler ve marşlar eşliğindeki kolektif bir çılgınlığa dönüşmektedir.

Guerin’in tanıklığı kritik bir hususu hatırlatıyor: Faşizmi ayırt edici kılan, onun alt sınıfların bütün örgütlerini tam olarak bastırması ve yeniden canlanmalarını önlemesidir. Yani faşizm, basitçe siyasal otoriterlik, toplumsal mücadelelere karşı tedhiş ve sindirmeye başvurulması değildir. Troçki’nin deyimiyle faşizm, “bütün işçi örgütlerinin yok edilmesi, proletaryanın şekilsiz bir duruma indirgenmesi demektir; kitlelerin içine derinlemesine sızan ve proletaryanın bağımsız billurlaşmasını engelleyen bir idare sisteminin yaratılması demektir.” Yani faşizm polisiye ve idari baskı biçimlerinin ötesinde işçi sınıfının ve ezilenlerin bir bütün olarak sindirecek, ezecek, dağıtacak bir “totaliter” aygıtın şekillenmesi anlamını taşır. İşçi sınıfı açısından faşizm mutlak, “tarihsel” nitelikte bir yenilgidir.

 Bu topyekûn yenilgi içerisinde dahi direnenlerin sayısı azımsanmayacak ölçüdedir. Guerin’in anlatısının bir başka önemli yönü okura “başka bir Almanya”nın varlığını hatırlatmasıdır. Nazizmin ilk kurbanlarının yeni rejimle işbirliği yapmayan, zor koşullar altında faşizmin önünde set çekmeye çalışırken yeraltında, kamplarda, hapislerde bugün büyük ölçüde unutulmuş tarihsel bir mücadele veren işçiler ve gençler olduğunu gözler önüne serer. Gizli köşelerde yasaklanmış işçi şarkıları söyleyen işsiz gezginler ve müzisyenlerden gece yarısı güvenilir komşularıyla radyonun etrafında toplanarak Moskova radyosunun çaldığı marşlara alçak sesle eşlik edenlere, çalışma kamplarında işkence altında zorla Nazi marşları söyletilmelerine rağmen bakışlarıyla inançlarını haykıran gençlere, yasaklanmış gazete ve bildiriler dağıtan yeraltı gruplarına kadar bu öteki Almanya’yı, karanlıkta ve sessizce yanmaya çalışan bu alevi tasvir eder.

Guerin’in savaş sonrasında yazdığı önsözde vurguladığı gibi “hastalık” şimdilik geri çekilmiş de olsa, faşizm denen felaketin kökleri yaşadığımız dünyanın temel dinamiklerinde var olmaya devam ediyor. “Demagojik ve çizmeli faşizm” bir süreliğine eskiciye gönderilmişse de farklı biçimleri her an tedavüle çıkmayı beklemekte. Üstelik bugün içinde bulunduğumuz kapitalist kriz koşullarında eskici dükkânına gönderilmiş aynı faşizmin yeniden siyaset sahnesine arz-ı endam etmesine tanık olmuyor muyuz? Yunanistan örneğini anıp geçelim.

Stefo Benlisoy
Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
209 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI TARİHÇİLER