TÜRK YAZARLAR
Sarık ve İstanbulin / Jean-François Solnon

XVI. Benedikt’in halefi I. Francisco’yu çok sempatik bulmuştuk ki, ayağının tozuyla uyutmaya çalıştığımız düşmanlık hislerini körüklemek için çarpıcı bir harekette bulundu: Fatih’in 1480 Otranto saldırısında İslam’a geçmeyi reddettiği için kafaları kesilerek öldürülen 813 Hıristiyanı aziz ilan etti. Oysa zaten Katolik Kilisesi onların azizlik mertebesine eriştiğini 1771’de onaylamıştı. İşte Jean-François Solnon Sarık ve İstanbulin kitabına tam da bu noktadan başlıyor. Kilise’nin beş buçuk asır sonra kolektif bellekte korunması konusunda ısrarcı olduğu bu saldırıda savunma hattında olanlar yeterince kutsallaştırılmamışlar mıydı zaten? Hayatta kalanlar bir kült oluşturmuşlar, Türklere karşı savaşmanın sözde doğaüstü sonuçlarıyla ölümsüzleşmişlerdi: Cesetleri çürüme belirtisi göstermiyordu. Üstelik ruhları atmış yıl sonra canlılar arasına karışmaya başlamıştı. Geceleri kutsal bir ışık içinde görünüyorlardı. Dahası hasta bir genç kız onların kalıntısına dokunur dokunmaz iyileşivermişti!

Avrupa’nın Osmanlı algısındaki uç noktaları bir araya getirerek altı asırlık husumetin ve gıptanın kökenlerine inmeye çalışan Solnon bildiğimiz ayrıntılara yeni ekler yapıyor. Osmanlı’ya bakışında nefret ve hayranlık arasında gidip gelen Avrupa’nın yazılı ve sözlü; dini ve seküler edebiyatta nasıl keskin bir Türk imgesi oluşturduğunu işlerken diğer bir taraftan da iki taraf arasındaki kültür alışverişini örneklendiriyor. Fatih’in Bellini’yi davet etmesiyle zirve yapan bu kültürel iletişim onun Çocuklu Meryem tablosu sipariş etmesiyle bağnaz Türk imajını da yok etmiştir. Bu her ne kadar basit bir iddia olarak da kalsa Sultan’ın bir Rönesans hükümdarında olması gereken her türlü donanıma sahip olduğu Avrupa’nın gözünden kaçmamıştır.

"Turquerie" çılgınlığı

Polonya’nın köylerindeki kiliselerde görev yapan din adamlarının cüppelerini süslemeye kadar uzanan bir yol kateden Türk motiflerinin Avrupa macerasını da unutmuyor yazar. Rönesans resminden itibaren en şaşaalı tablolarda fon oluşturan Türk ve İran halılarının yolculuğu da keza. Türk motiflerinden Türk stili kıyafetlere geçilmesiyle başlayan “Turquerie” çılgınlığının bir sonraki etabı saray eğlencelerinde Türklerin ve Mağriplilerin temsili olarak boy göstermeleri olacaktır. Türkleri tasvir eden tablolar sarayları ve şatoları süsleyecektir. Belki de en kayda değeri bugün Osmanlı’nın hiç ele geçiremediği Slovenya topraklarında bulunan Ptuj şatosunda saklanan geniş Türk tabloları koleksiyonudur. İki taraf arasında en sık gidip gelen bittabi diplomatik hediyelerdir. Özellikle Osmanlı’nın gösterişli ve kıymetli hediyeler almadan kapılarını açmadığı gerçeğinin kavranmasıyla Batı’dan Doğu’ya hediye yağmaya başlamıştır. Osmanlı’nın Avrupa devletlerini bunaltma derecesine varan hediye merakı zaman zaman pek şatafatlı armağanlarla doyurulur. “İşte size, Büyük Türk’e giden, kuşku yok ki üzerinde çok konuşulacak, başka uluslar, özellikle de Almanlara arasında ileri geri konuşmalara yol açacak, onları son derece utandıracak büyük ve sıra dışı bir armağan.” 31 Ocak 1599 tarihli belge Londra’dan İstanbul’a doğru yola çıkacak olan Osmanlı sarayında hiç görülmedik bir hediyeyi -devasa bir orgu- işte böyle tasvir ediyordu. Kraliçe Elizabeth’in III. Mehmed’e bu muhteşem parçayı göndermekteki amacı gün gibi açıktı: Büyük tehdit uyandıran İspanya’ya karşı Osmanlı’yla birlik olmak. Bunun yanı sıra Doğu Kumpanyası’yla başlayan ticari iltimaslardan daha fazlasını koparmak.

Barış siyaseti

Kanuni’nin, aynı ezeli rakibi Şarlken gibi saatlere olan merakı da kendisine gönderilen sayısız saatle beslenir. Türkler arasında yayılan cep ve duvar saatleri beklentisi Almanları harekete geçirir. Kanuni’nin ava çıktığında bile üzerinde bu saatlerden taşıdığını belirtir kaynaklar. Devasa duvar saatlerinden minyatür saatlere kadar neler yoktur bunların arasında! Hatta bir tanesi yüzüğünün içine sığacak kadar miniktir. Saat getirmekle Batı’nın görevi bitmez. Doğal olarak bunları tamir edecek birilerini de göndermesi gerekir. Bu işin taliplileri de Cenevizler olurlar.

Hıristiyanlık Âlemi’nin “hain” hükümdarı olarak görülen Fransa Kralı I. François’nın güttüğü Osmanlı’yla barış siyasetinin sıkça unutulan, ama aslında en can alıcı noktasına değiniyor Solnon: Fransa’nın sahillerini Osmanlı donanmasının kışlaması için açması. Denizcilik tarihimizin akışını değiştiren ve 16. yüzyılda Akdeniz’de Sicilya Kral Naibi’nin dediği gibi “Denizlerin Efendileri” olmamızı sağlayan en önemli unsurlardan birini atlamamış yazar. Sahillerinde kışlayan Türklerin her türlü ihtiyacını karşılamakla yükümlü tutulan Toulonluların bunu müteakip 10 yıl boyunca vergiden muaf olmaları da durumu yeterince açıklıyor zaten.

Tiyatrodaki Türk ise zamanla çarpıcı bir değişime uyarak “zalim tiran”dan “komik Türk”e dönüşmüştür. II. Viyana kuşatmasından sonra Türklerin yenilmezlik miti hızla çözülmeye başlamış ve korkulan Türk geride kalmıştır. Bu da Türk’ün artık sahnede gönül rahatlığıyla komik bir figüre dönüştürülüp yüzyılların intikamı alma zamanının geldiğini gösterir. Yazarın Cumhuriyet dönemine kadar getirdiği bu etkileşim-iletişim-husumet sürecinde Türk komikten trajik figüre geçer ve kahraman bir cumhuriyetçi olarak çemberi kapatır.

Özlem Kumrular

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
245 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI YAZARLAR