TÜRK TARİHÇİLER
Dönme Kadınlar: Toplumsal Cinsiyet, Kimlik ve Sınırlar / Eric R. Dursteler

“Harem kurumu Batı’da erotik mahiyette sonu gelmezmiş gibi görünen bir merakın kaynağı olmuş ve İslam’da kadınların güçsüz, nesneleştirilmiş bir konumda olmasına dair ikonik bir imge işlevi görmüştür. Ne var ki, böylesi röntgenci bir hayranlık, haremin erken modern Osmanlı toplumundaki karmaşık işlevini ve itibarını gözden kaçırmaktadır.”

Eric R. Dursteler’in sadece bu yorumu bile Dönme Kadınlar’ın bildik oryantalist tarih anlatılarının ve analizlerin düştüğü tuzakları savuşturduğunu kanıtlıyor. Bol dipnotlu, referanslı, ciddi ve ağır bir çalışma Dönme Kadınlar; oysa diğer taraftan ele aldığı üç kadının hayat hikâyelerini rahat ve kıvrak bir dille aktarışıyla keyifli bir okuma da aynı zamanda. Zaten kitabın bu özelliği yukarıdaki alıntıdan kolaylıkla anlaşılıyor ve çevirinin yerindeliğini de belirtmek gerekiyor.

Kitabı değerli kılan bir başka alıntı daha verelim: “İki imparatorluk birbirine öyle yakındı ki; Venedik Zara’sındayken (Adriyatik kıyısında küçük bir kent, bugünkü adı Zadar) ‘Türk horozunun öttüğünü duyabiliyordunuz’. Günümüzün net çizilmiş, pür dikkat korunan siyasi sınırlar anlayışının aksine, Dalmaçya’daki Venedik-Osmanlı sınırı belli belirsizdi ve boydan boya insanların karşılıklı olarak gidip gelebildikleri açık bölgeler vardı; hem coğrafi açıdan, hem de bu bölgede yaşayan insanların zihninde sürekli değişkenlik gösteriyordu. Toprakları ve sadakatleri için rekabet ederken Venedikliler, Osmanlılar ve Habsburglular arasında itilip kakılan insanlar açısından sınırın genellikle pek bir önemi yoktu.”

Dönme Kadınlar’da hem mecazi hem de fiziki anlamda bu sınırları geçen/aşan kadınlar anlatılıyor. Din değiştiren Fatma Hatun, Suor Deodata, Catterine Şatoroviç ve Maria Gazzadini özelinde 16. yüzyılın ikinci yarısı ile 17. yüzyılın ilk yarısı arasında Osmanlı, Venedik, Balkan ve Yunan adalarındaki toplumlarda kadının sosyokültürel yapı içindeki konumlarını tarihi kaynakların yardımıyla ortaya koyan Dursteler bize “erken modern” olarak adlandırdığı dönemden dört mikrobiyografik hikâye aktarıyor.

İlk mikrobiyografi Fatma Hatun’a ait. Doğum adı Beatrice Michiel olan Fatma Hatun’un hikâyesi 1559’da Venedik’ten yola çıkıp Arnavutluk’a ulaşmaya çalışan Maria F. Z. Michiel ve dört çocuğunun Adriyatik’te korsanların eline düşmesiyle başlıyor. Maria kendini ve Beatrice ile kızkardeşini fidye vererek kurtarıyor ama iki erkek çocuğu köle tacirlerine satılıyor. Çocuklar Kütahya’da veliaht Selim’in yanında güvenilir birer devşirme oluyorlar. Selim’in tahta geçmesinin ardından iğdiş edilmeleri şartıyla iç sarayda hizmet etmeleri yolu açılıyor. Kardeşlerden ağabey Gazanfer’e tarihi kayıtlarda daha sık rastlanıyor; küçük kardeş Cafer genç yaşta öldüğü için hakkında çok bilgi yok. Gazanfer hasodabaşı, kapıağası olarak padişaha en yakın kişilerden biri olduğu için tarihin görünen simalarından. Beatrice’in görünürlüğü ise dul kalışının sonrasında ikinci evliliğine hatırı sayılır mal varlığıyla (drahoma) gelmesi ve daha sonra Venedik’ten ağabeyinin yanına İstanbul’a kaçması sonucu hakkında oldukça fazla kayıt bulunması sayesinde oluyor. Ve tabii bir dönme oluşu onun kayıtlara geçmesinin diğer önemli nedeni. Yazar bu kayıtları tek tek inceleyip Fatma Hatun’un hikâyesini tamamlamış.

Din değiştirip kaderini tayin

İkinci bölümün odağında ise iki kadın var. Aynı bölümde ele alınmalarının nedeni Venedik-Osmanlı sınırının iki yakasında yaklaşık aynı dönemde yaşamış olmaları ve genç yaşta evlendirilmelerine sınırın diğer tarafına geçip din değiştirerek direnmiş olmaları.  Hıristiyan olarak doğan Elena Civalelli (Suor Deodata) ve Müslüman olarak doğan Mihale (Catterina) Satoroviç’in zıt yönlere doğru ilerleyen ama ebeveynlerine direniş yönünden paralellik taşıyan hikâyelerini yazarın sözleriyle açıklamak en iyisi: “… bu kadınlar kültürel tutumlardan, yapılardan ve kurumlardan kaynaklanan kısıtlamalara dikkat çekici bir şekilde benzer tepkiler vermiştir. Kimliklerini yeniden oluşturmak, yeni dinleri ve hükümranları benimsemek, iktidar kurumlarında yer edinmek ve bölgenin iç içe geçmiş coğrafi, politik ve kültürel sınırlarını aşıp kendi çıkarları için kullanmakla, bu eşikteki kadınlar, kendi hayatları üzerinde ‘şekillendirici güç’ kullanmış oldular.”

Üçüncü bölüm Maria Gazzadini ile kızları Ayşe, Emine ve Hatice’ye ayrılmış. Yunan adası Milos’tan 1637’de kaçan dört Müslüman kadın, Korfu’ya sığınır. Maria’nın kaçışı o dönemde dostane ilerleyen iki ülke arasında küçük çaplı bir diplomatik kriz doğmasına neden olur.

Maria Hıristiyan olarak doğduğunu ve küçük yaşta kaçırılıp bir Osmanlı yeniçerisiyle; Rodoslu Hasan Ağa ile zorla evlendirildiğini iddia ediyor ve böylece o dönemde Venedik toprağı olan adada kalıyor. Ve bu konuda oldukça başarılı bir mücadele veriyor. İki ülke arasındaki diplomatik kriz Maria’nın beklediği gibi kısa sürede kopuyor ama anlaşılan o ki o neler olacağını çok önceden biliyor ve süreci tecrübeli bir diplomat gibi yönetiyor.

Dönme Kadınlar’ın aktardığı bilgiler ve yaptığı analiz kadınların o dönemdeki konumlarını, kadın kimliğini ve mücadelelerini anlatmaktan ibaret değil. Kadınları merkeze almakla birlikte Akdeniz havzasının 15. ve 16. yüzyıldaki geniş bir fotoğrafını da çekiyor.

Şöyle ki: İlk hikâye Venedik ile Osmanlı arasındaki ticari ilişkilerin ne kadar sıkı olduğunu, devşirmelerin geldikleri topraklarla ve asıl ailelerle iletişime geçme konusunda sanıldığından daha fazla fırsat buluklarını, Fatma Hatun’un dönme olmasına ve hareme kapatılmasına karşın Venedik’teki malvarlığıyla ilgilenebilecek kadar serbestlik içinde olduğunu gösteriyor.

İkinci bölümde ise yukarıdaki alıntıda da altı çizilen sınır kavramının o çağlarda ve aslında milliyetçilik öncesinde ne kadar flu olduğu ortaya koyuluyor. Ve kadınların sanıldığının aksine direnç gösterebildiklerini ve kendi kaderlerini belli bir noktaya kadar belirleyebildikleri ortaya çıkıyor.

Üçüncü hikâye ise özellikle Balkanlar’daki melez nüfusların arasında dinler arasındaki sınırların da muğlak olduğunu anlatıyor bize.

Özelden genele tutulan ayna

Tabii bu noktada mikrotarih çalışmaları için genellikle sorulan soru devreye giriyor: Peki ama müstesna bir iki hikâye ile geneli anlamak mümkün mü? Daha açık ifadeyle tekil örnekler geneli temsil edebilir mi? Bu tekil hikâyelerle tarihi nereye kadar detaylandırabiliriz?

Yazar bu soruya şöyle yanıt veriyor: “Aslında mikrobiyografik hikâyeler dar bir noktaya odaklandığından, panoramik toplumsal bakış açısından incelendiğinde seçilmesi mümkün olmayan zaman ve mekân özelliklerinin günışığına çıkması mümkün olabilir. İkisi de gerekli olmakla birlikte, bir arada bakıldığında minik ayrıntılar ve kalın fırça darbeleri çok ilginç ve çok daha bütünlüklü bir resim betimleyebiliyor… Kitapta anlatılan kadınların deneyimlerinden açığa çıkan güdüleri ve talihleri, haklarında çok daha az bilgiye sahip olduğumuz pek çok başka Akdenizli kadına da ayna tutuyor”.

Haluk Kalafat

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
231 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI TARİHÇİLER