TÜRK TARİHÇİLER
Türkiye 1643 Goşa'nın Gözleri / Oktay Özel

Bazı kitaplarda eserin kime ithaf edildiği basit bir şıklık ve ithaf edilene jestten ibaret değildir. Sanki kitaba eklenen her kelime ithaf edilene minnet kokar, “Ben sensiz, sen bensiz olamazsın” diye kıkırdar; göz kırpar. İthaf edilen ve eden arasındaki o bağ da kitaba ruhunu verir zaten. Oktay Özel, bu “kategori dışı” (kendi ifadesiyle acayip) kitabını “Amasya Türkmân eşrâfından Ahmet Yüksel ve mahdumu Ayberk Beyefendiler ile cümle Kebîkeç taifesine” ithaf etmiş. Yazarın mahremidir, fazlasına da girmek olmaz ya; Türkiye 1643 Goşa’nın Gözleri Oktay Özel’in kendiliğinin yanında Kebîkeç taifesinin kolektif duruşunun ve dilinin bir ürünü sanki. Bu kendilik ve kolektifliğin ikisi birden kitabı “kategori dışı” yapıyor zaten.

Kitapları genel olarak bilimsel ve edebi olarak ikiye ayırır üreticisi de tüketicisi de. Edebiyatın içine şiir, roman, öykü bir sürü şey girer; bilimsel olanın içerisine de araştırma-incelemesinden, siyasi niteliklisine (olmayan mı var!) envai başlık. Bir diğer deyişle, okur iki motivasyonla kitap alır. İlki siyaset, tarih, kimya, fizik vb. –kısacası ilim irfan- öğrenmek için. İkincisi de şenlenmek, hüzünlenmek –yani kalbi ihtiyaçlar vesilesiyle- hissetmek için. Bu kaba ayrımı genelde yazar da kabul eder. İlim irfan nesnel, terminoloji kullanmak vesilesi ile yeterince artistik, tutarlı, akademik kalıplara uygun ve yazanın kalbinin de olduğunu unutturacak kadar duygusuz olursa aktarılabilir ancak. Oysa edebiyat yazarın kendisini ortaya koyduğu, edebi zekâsını hissiyatıyla birleştirdiği bir mecradır. Ne var ki, o da kurgudur, bu sebeple de bilimsel olmaktan uzaktır. Hissiyattır enikonu, rasyonalite değil.

Oktay Özel tüm bu ikilikleri aşan bir kitap yazmış. Kitabın edebi-bilimsel, gerçek-kurgu, öğrenmek-hissetmek gibi zıtlıklarla bir işi yok. Hadi biraz “diyalektik” konuşalım, tüm bu antitez-tez ikiliklerinden bir sentez oluşturmuş; aydınlanma ikiliğine meydan okumuş! Kitap 1993 yılında Manchester Üniversitesi’nde yazdığı doktora tezinin Türkçe versiyonu; ama kendi deyişiyle akademik metin standartlarının ve kurallarının tatmin olmamışlığı ile farklı bir şekilde ele alınışı. O sebeple, akademik metinlerin olmazsa olmazı iki-üç sayfalık resmi bir teşekkürden ziyade yetmiş iki sayfalık kısmi bir biyografi ile yurtdışına çıkmayı “bir şekilde” başarmış genç bir asistanın gözünden siyasetin ve akademinin/bilimselliğin nasıl karşılıklı paslaştığını, 1980 sonrası Türkiyesi’nin ve “akademyasının”, dahası hâlâ süregelen hâl-i pür melâlimizi görüyoruz. İçerisinde hem yurtdışı tecrübesi yaşayan Türkiyeli bir asistanın tarihçilik ve hayat macerası, hem gönlünü okuruna açan genç bir adam, hem de Osmanlı 17. yüzyılına dair bir tezin hangi soruların peşinde oluştuğunu gösteren “akademik”  bir damar var. Yazarının dediği gibi, hikâye içerisinde hikâye. Artık okur hangisini seçerse… 

Bunlar uçup gitmedi ya...

İkinci bölümde ise daha çok Osmanlı tarihi görüyoruz. Okuyacak olan aman rahatlamasın; yukarıdaki ikilikler yeniden hortlamıyor. Sadece bu kez Oktay Özel’in kişisel macerası biraz daha tezi üzerinden ilerliyor. Kitabın temel sorusu 1643 tarihli bir Amasya Mufassal Avârız Defteri’nden doğuyor. Defter tarımsal üretim biçimi ve miktarı ile ilgilenmiyor; onun yerine sadece vergi verebilecek olan insan sayısını kayıt altına almış. İyi güzel, ceberut devlet vergisine bakar da; defter 1576 tarihli bir tahrir defterinin kayıtları ile karşılaştırıldığında yok olan çok ciddi bir nüfus var. Oktay Özel, bunlar uçup gitmedi ya diyerek eşelemeye başlıyor Osmanlı kırsalını, Amasya’yı. Sonuç olarak karşımıza 17. yüzyıl Osmanlı kırsalının anomalisi ortaya çıkıyor. Toprak sisteminin dönüştüğü, merkezi devletin hizipler elinde “devletlikten” çıktığı, iklim değişiklikleri ve salgınlarla boğuşulduğu, köylülerin Celâli saldırılarından ve merkezi devletin vergilerinden kaçmak için köylerini boşaltarak vergiden muaf oldukları vakıf ve askeri köylere sığındıkları bir felaket dönemi. Delikanlıların bir Celâli bir devlet tetikçisi, çoğu zaman ikisi birden olduğu, açlığın insana neler yaptıracağına dair günümüzde de geçerli olan bir hikâye anlatıyor Oktay Özel. Bir sonraki bölüm, özellikle Celâlilere odaklanıp bu trajik hikâyeyi Amasya çerçevesinden ve defterlerin söylediklerinden öteye taşıyor. Özel,  metnini referanslarla sık sık kesmeden ama hem geçmiş hem de güncel tüm tartışmaları/metinleri hatırlattığı, grafikler/haritalar kullandığı ve anlatı, kronik gibi diğer birincil kaynakları da hesaba katarak sadece 17. yüzyıla dair değil; tarihçiliğe, eskiye ve yeniye dair bir tartışma yürüttüğü teorik bir çerçeve hazırlamış. Anlatılan aslında bir yoksulluk ve açlık hikâyesi. Okuyan ister eli tüfengli bir Celâli delikanlı hayal eder, ister üç parça eşyasıyla kaçan kan ter içerisinde bir köylü, ister şu an kentin varoşunda çoğunlukla sıkkın zaman zaman öfkeli bir gecekondu sakini.  İsterse de “akademyanın” yoksulluğunu ve açlığını.

Unutmadan eklemek lazım, kitabı daha da güzel kılan bir editoryal çaba da var. Kitapta anlatılan herkes ve her şey bazen fotoğraflarla bazen de –adlarını anmazsak ayıp olur- Ethem Onur Bilgiç ve Onur Kutluoğlu’nun illüstrasyonları ile canlanıyor. Eşkıya da, köylü de, Oktay Özel de, kitabın ithaf edildiği Kebîkeç taifesi de…

Hani kitap tanıtımı yapılırken kullanılan bir klişe vardır, “yazar farklı üslubu ile….” başlayan bir tekerleme, bir besmele. Oktay Özel’in üslubu iyi ki de farklı olmasına farklı da, ondan öte kitabı farklı bir kitap. Keşke bu iş hep böyle yapılsa denilen türden bir kalkışma. Kitabı yazanın yazmak ile hissi bir ilişki kurduğu açık, umalım okuyan da okumak ile bir hissiyat kursun. Zira başına “Ya Kebîkeç” yazılacak “acayip” bir kitap var elimizde…

Görkem Özizmirli

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
346 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI TARİHÇİLER