TÜRK YAZARLAR
Osmanlı'dan Bugüne Gözümüzden Kaçanlar / Şinasi Acar

Yoldan geçerken hiç farkına varmadığınız küçük, ortası delikli taşlar… Bir mimarlık başyapıtı olarak görülen, “akustiği güzel” kabul edilen Süleymaniye Camisi’nin sırları… Fatih’in İstanbul’u kuşattığında döktürdüğü “büyük top”un adını verdiği Topkapı semtinde, küçük ve kimsenin dikkatini çekmeyen Arakiyeci İbrahim Ağa Camisi’nin hikâyesi ve onun çinileri… Matbaanın Osmanlı Devleti’ne gelişi… Her ne kadar birbirinden bağımsız olaylar ve hikâyelermiş gibi gözükse de, bu örneklerin ortak bir yanı var: Hepsinin kamuoyunca yanlış ya da az bilir olmaları.

M. Şinasi Acar, hazırladığı Osmanlı’dan Bugüne Gözümüzden Kaçanlar kitabında bu ve bunun gibi pek çok bilgiye yer vermiş. Acar, her ne kadar önsözde, “Karanlıkta kalmış tarih gerçeklerini aydınlatmak niyetim yok. Yalnızca gözden kaçan hususlara dikkat çekmek amacındayım” dese de, kitapla beraber karanlıkta kalan pek çok bilgi aydınlığa kavuşmuş oluyor. 

Matbaanın Osmanlı’ya gelişi örneğin. 1450, Johann Gutenberg’in harfleri kâğıda dökerek seri üretime geçtiği yani matbaayı icat ettiği tarihtir. Genel olarak, bundan 237 sene sonra yani 1729’da matbaanın Osmanlı’ya geldiği bilinir. Oysa bu, Arap harfleriyle ilk kez bir kitabın basıldığı tarihtir. Bilinmeyen ya da az bilinen şey ise, Osmanlı’da bu tarihten önce, pek çok başka dilde kitapların basılabilir olduğuydu. 1492’de İspanya kralının uyguladığı zulümden kaçan ve Osmanlı’ya sığınan Yahudiler, gelirken yanlarından matbaayı da getirmişlerdi. Ve dönemin padişahı Sultan 2. Bayezid, Arap harfleriyle baskı yapmamak koşuluyla kullanımına izin vermişti. Bundan sonra 18. yüzyıla kadar İbrani, Süryani, Yunan, Ermeni ve Latin harfleriyle kitaplar basılmıştı.

Bir başka dikkat çekici bilgi ise sadaka taşları hakkında. Aslında, doğruyu söylemek anlamına gelen sadaka kelimesi, günümüzde yaygın olarak kişinin kendi isteğiyle muhtaçlara karşılıksız verdiği yardım manasında kullanılır. Sadaka vermenin de belli başları yolu, yordamları vardır. Veren kişi hiçbir zaman karşısındakinin gözüne kibirle bakmamalı ve onu incitecek bir davranışta bulunmamalıdır. Bu gelenek-görenek Osmanlı’da bir başka geleneğin önünü açar, böylece sadaka taşları ortaya çıkar. Bu taşlar Türk kültüründe epey yaygındır. Dilenciliğin önlenmesi ya da daha düşük düzeye indirilmesi için önlem niteliği de taşır. Bu sebepten ötürü zamanında, herkesin kolayca ulaşabileceği camilerin, çeşmelerin, köprülerin, tekke ve türbelerin ya da sık geçilen sokakların bir köşesine küçük sütunlar dikilirdi. Bu sütunların üzerlerinde bir hazne olur ve isteyen sadakasını buraya bırakırdı. İhtiyacı olanlar da, sıkıntılarını gidermek üzere sadakaları buradan alırdı. Parayı bırakan da alan da kimsenin kendisini görmemesi için bilhassa gece karanlığını tercih eder; böylece parayı alan kendini utançtan, veren de kibirden korurdu. Kimseyi incitmeden, gururuyla oynamadan birine yardım etmenin en kibar yoluydu bu taşlar. Bu şekilde aynı mahalle içerisinde sosyal dayanışma yaygınlaşıp gelişiyordu.

Muhtaç kimselere yardım eden sadaka taşları farklı boyutlarda ya da türlerde olabilirdi ancak çoğunlukla kısa bir silindir biçiminde mermer taştan yapılırdı. Sade, gösterişten uzaklardı. Çoğu kez bir restorasyon esnasında ya da bir yol çalışmasında yerinden sökülüp bir kenara atılan bu taşlar, yıllar öncesine ait naif işlevlerini çoktan yitirdiler.

Osmanlı’daki taş kültürü yalnızca sadaka taşlarıyla sınırlı değildi. Sokaklarda aslında başka amaçlarla dikilen ama bugün yine atıl halde kalan, kullanılmayan pek taş bulunuyor. Özellikle Eyüp ve çevresinde son birkaç örneği kalan binek taşları da onlardan biri. Eskiden kadınlar, çocuk, yaşlı ve şişmanların at, eşek, katır gibi hayvanlara kolayca binebilmeleri için yapılmış bu taşlar, yıllar içinde yok oldu. Genelde 50-60 cm yüksekliğindeki binek taşı iki üç basamaklı olup, öbür tarafı da hayvanların yanaşabilmesi için yuvarlak yapılırdı.

İstanbul sokaklarında dikkatinizi çekebilecek başka bir taş da köşe taşları. İki sokağın birleşiminde köşe başında bulunan evlerin hemen yanı başındaki taşların da bir işlevi vardı: Dönüş yapan at arabalarının tekerleklerinin duvarlara çarpıp zarar vermesini engellemek için yerleştirilirdi. Bugün Fatih, Pekmezci Sokaktaki taş, yıllar önce evsahiplerinin evlerine zarar gelmesin diye dikilmişti.

Son olarak, bahsi geçen bir taş hikâyesi daha: Belki de hepimizin en çok dikkatini çeken, İstanbul’un çeşitli yerlerinde karşımıza çıkan büyük, heybetli anı taşları. Örneğin Haydarpaşa limanındaki büyük taş, Sultan 2. Abdülhamit’in 25. Cülus (tahta çıkışı) esnasında dikilmiş ve üzerinde padişahın tuğrası işlenmiştir. Bununla birlikte Topkapı ve Nişantaşı’ndaki anı taşları da dikkatleri çekiyor.

Kitapta ayrıca geniş çaplı bir Aziz Nesin röportajına da yer verilmiş. 1993 yılında Şinasi Acar’ın Teşvikiye’de Aziz Nesin’in kendi dairesinde yaptığı bu röportaj, Osmanlı tarihine olmasa da, Aziz Nesin’in hayatına dair pek çok ayrıntıyı gün ışığına çıkarıyor. Türk edebiyatının en güçlü isimlerinden biri olan mizah, şiir, tiyatro, öykü yazarı olarak tanıdığımız Aziz Nesin, söyleşisi boyunca okul hayatından, hocalarından ve birinciliklerinden bahsedip, Kuleli Askeri Lisesi’ni, Harp Okulu’nu ve Akademi’ye girişini anlatırken, kendisinin bir başka yönünü de öğreniyoruz. Nesin, Güzel Sanatlar Akademisi’nde iki sene boyunca hat, tezhip ve minyatür dersleri almış ve akşam kurslarında canlı modelleri resmetmiş. Resme ve çizime olan merakını, yeteneklerini paylaşan Aziz Nesin İsmail Hakkı Altunbezer, Kâmil Akdik, Necmeddin Okyay gibi isimlerin öğrencisi olabilme fırsatını da yakalamış. Röportajda okuldaki hocalarıyla olan anılarına ve onların hayatı üzerindeki etkilerine uzun uzun yer veren yazar-şairin, hem Arap hem de Latin harfleriyle bir hattat kadar güzel yazıyor olabilmesi de bilmeyenler için şaşırtıcı bir başka nokta. Kitabın sayfalarını çevirdikçe Aziz Nesin’in Güzel Sanatlar Akademisi’nde yaptığı minyatürlerin, süslerin örneklerini görebilirsiniz.

Yem Yayınları’ndan çıkan Osmanlı’dan Bugüne Gözümüzden Kaçanlar, M. Şinasi Acar’ın, Osmanlı’nın kültürü, sanatı, tarihi, mimarisi üzerine kapsamlı incelemeler, araştırmalar sonucu meydana gelmiş. Bu kitap az bilinen ya da hiç bilinmeyen pek çok noktaya ışık tutmakla kalmıyor, aynı zamanda okurlarını ilgi çekici konularda da bilgilendiriyor. Üstelik bu bilgiler 500’ü aşkın fotoğraf ve belgeyle de destekleniyor. Yalnızca tarihseverlerin değil, kültür, sanat, mimari ile ilgililerin de dikkatini çekecek bu kitabı okudukça daha da fazlasını merak edeceksiniz.

Beste Sezen Ateşpare

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
218 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI YAZARLAR