TÜRK TARİHÇİLER
Leonis - Bir Dünyanın Merkezindeki Şehir: İstanbul 1914-1922 / Yorgos Theotokas

Bazı kitaplar vardır, bir yandan içine gömülüp kendinizi kaptırır sayfaların nasıl geçtiğini anlamaz diğer yandan da bu kadar keyifle okuduğunuz bir kitap hemen bitmesin istersiniz ve ağırdan almaya çalışırsınız. Hem karnım doysun hem pastam dursun misali garip bir pazarlık yaparsınız kendi kendinize, “her şeyi öğreneyim ama bitmesin”. Leonis’i okurken yaşadığım pek çok histen biriydi bu. Talihsizlik bu ya, uzunca bir kitap olmadığı için sonu gelmesin diye kendimi epey zorlamıştım.

Daha önce Can Yayınları’ndan çıkan Leonis, İstos Yayınları tarafından hem de çevirmen Damla Demirözü’nün önsözü, tarihçi Nikos Sigalas’ın makalesi ve yazara ait çizimlerden oluşan bir albümle tekrar basıldı. Yazar Yorgos Theotokas, Mussolini’nin Yunanistan’a savaş ilanının arifesinde kaleme alır Leonis’i. 1939’da dünya yeni bir büyük savaşa gebeyken; Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde, 1922 felaketiyle birlikte binlerce Rum gibi terk etmek zorunda kaldığı İstanbul’u, kendi çocukluk ve ilkgençlik yıllarını, Leonis’in anılarında yeniden canlandırır.

Birinci Dünya Savaşı ve ertesinde sokaklarda çeşitli milletlerden askerlerin dolandığı, kimi okulların askerlere tahsis edildiği, evlerin balkonlarından “işgal kuvvetlerinin” Boğaz’dan geçişinin izlenebildiği İstanbul’un atmosferi, kısaca savaş koşulları oldukça etkilidir. Öyle ki savaş sadece evdeki “büyüklerin” sohbet konusu değil, Leonis ve arkadaşlarının hırsız-polisinin tahtını alan yeni oyunudur. Yaşça büyük olanların Düvel-i Muazzama’yı temsil ettiği oyunda herkes oynayabilsin diye ABD bile vaktinden evvel savaşa dahil edilir.

İstanbul, en çok da Beyoğlu, kitapta önemli bir kahraman. Bugünkü Taksim’le kıyaslayınca, İstanbullu Rum bir çocuğun 1914-1922 arasındaki Pera’sı, Müslüman olmayan cemaatlerin gündelik hayatları, spor kulüpleri, okulları sanki hiç yokmuş, hiç yaşanmamış, başka bir gezegende yaşayan yazar hiç görmediği bir şehir hakkında oturmuş kitap yazmış gibi. Leonis ve oyun arkadaşlarının mahallelerindeki bütün yaşanmışlıklar itinayla silinmiş, geriye sadece bugün yanından geçip gittiğimiz, her an otel olmaya aday metruk binalar kalmış.  Leonis ve akranlarının dünyasının merkezi Taksim Bahçesi’dir. Şahsen kitapla mistik bir bağ kurmama neden olan şey Ermeni, Rum, Yahudi, Levanten çocukların bugün Gezi Parkı’yla sadece küçük bir kısmını görebildiğimiz “gâvur bahçesinin” kapladığı alana, gizli köşelerdeki heyecanlı maceralarıyla, ilk aşklarıyla, oyunlarıyla, büyüdükçe dünyayı kavrayışlarıyla sığdırdıkları anlamdı. Taksim Bahçesi’nden arta kalan Gezi Parkı’nın da yok olacağına, yok edileceğine kesin gözüyle baktığım bir zamanda okumaya başlamıştım Leonis’i. İlk bölümlerde Leonis bahçeyi öyle bir anlatıyordu ki, mutlaka bu kitabın sonunu Gezi Parkı’nda okumalıyım diye düşünmüştüm, öyle de yaptım. Leonis’in İstanbulu’nun en önemli anısı da yok olmadan evvel zorunlu bir ibadetti bu sanki. Hayatın anlamını başka bir şeyimiz olmadığı için yüklediğimiz kişilerden, şehirlerden, anılardan tamamen bizden bağımsız nedenlerden ötürü, zorla koparılışımızı, büyük felaketlerimizi, kaybettiklerimizi anmanın ibadeti. Onun İstanbul’u terk etmek zorunda kalışıyla, İstanbul’u kaybedişinin karamsarlığıyla, parkı kaybedecek olmamızı özdeşleştirmiştim.

Leonis’in kıskançlık uyandıran ve bugün şaka gibi gelen bahçesi; içinde rengârenk balıkların olduğu havuzlardan, çocukların kendi “çeteleri” arasında bölüşebileceği kadar genişlikte ağaçlıklardan, pazarları Türk maestronun çaldığı orkestra sahnesinden, daha da derinlerde çınar ve kestane ağaçları arasında, Üsküdar’ı, Adalar’ı görebileceğin açık hava barından, yazlık sinemadan oluşuyordu. En önemlisi de, gün boyu aradığınız kişiyi mutlaka bahçede bulacağınızı düşündürtecek kadar hayatların merkezinde olmasıydı. Leonis’in İstanbul’daki son günlerine, günlüğünden oluşan bir bölümle dahil oluruz. Savaşın getirdiklerinin ağırlığı yüzünden yazmaktan vazgeçer Leonis, 1 Haziran’da. O günden neredeyse doksan yıl sonra Leonis’in bahçesi umutsuzluğun içine giremediği, yepyeni anlamlarla yüklü, hepimizin merkezi artık.
*

Başlangıçta Taksim Bahçesi vardı.

Sonra Savaş geldi.

Sonra O kadın geldi, Savaş’ın, Bahçe’nin orta yerinde yürüdü.

Bahçe yemyeşildi, müzik melodileri ve çocukların koşuşturmalarıyla çınlıyordu. Üstelik yaprakların arkasında bazı gizemli şeyler de oluyordu, kocaman hasır şapkalar giymiş bazı teyzeler kıpkırmızı dudaklarıyla güneşin altında gülümsüyorlardı. Karşı taraftaki Üsküdar ışıklar içindeydi.

Savaş gökyüzünü kaplayan kırmızı bir bulut gibiydi, kırmızı bir gölge gibi her şeyin üstünü örtmüştü, öylesine örtmüştü ki her şeyle bütünleşmiş, yavaş yavaş herkes onun varlığına alışmış, hatta varlığını unutmuştu bile. Yalnızca zaman zaman büyük bir gürültü kopuyor ya da deprem gibi bir sarsıntı oluyor, işte o zaman herkes uykudan uyanıyor ve savaşı yeniden hatırlıyordu.

O sarılar giymişti, yeşil Bahçe’nin, o kıpkırmızı gölgenin içindeydi, bütün bir dünya yeşil, kırmızı ve sarıydı. Dünya öyle güzel renklerle dolmuştu ki, resim yapmak insana zevk verirdi. Üstelik o geçtiği zaman her şey daha güzel, daha yumuşak, daha tatlı oluyordu; o kadar tatlı oluyordu ki insan önce büyük bir mutluluk duyuyor, sonra da ağlamak istiyordu. O zaman dünya müzik ve şiirle doluyor, insan ne istediğini bilmiyor, yalnızca dünyanın güzelliğinin ruhunu ağırlaştırdığını hissediyordu.

Daha sonra gökyüzü açıldı, yer gök çan sesleri ve bayraklarla doldu. Bin türlü renge sahip bayrak, pencerelerde, balkonlarda, ağaçlarda, telgraf direklerinde, defne dallarından yapılmış büyük zafer taklarında dalgalanıyordu. Bir sürü asker zafer taklarının altından yeni ütülenmiş üniformaları ve parıldayan düğmeleriyle geçiyorlardı. Kadınlar onları öpüyordu.

Önden müziğin, arkadan topların ve savaş silahlarının geçtiği geçit törenleri yapılıyordu; uçaklar gökyüzünde komik birtakım gösteriler yapıyor, başları aşağıda ayakları havada uçuyorlardı...

Haki renkte kıyafetler giymiş, boğazına mavi renkli mendiller bağlamış, başları kepli, ellerinde sopalarıyla ucu bucağı olmayan bir ormanın içinde ilerliyorlardı. Devasa ağaçlar gökyüzünü giderek daha çok örtüyordu. Görünmez kuşların uzaktan gelen cıvıldamaları... Çalılık ve yaprakların titremesi, fısıldaşmalar, gizli sesler. Bir daldan bir diğerine damlayan damlalar. Oymak patikadan birlik halinde ilerliyor, ellerindeki sopaları sıkıyor ve arada bir şarkı söylüyordu. Büyük ağaçlar onları dinlemek için başlarını eğiyorlardı...

Gece. Büyük Surlar. Binlerce akına uğramış uçsuz bucaksız Trakya Ovası. Bizans’ın karanlık, sessiz yedi tepesi imparatorlukların kalıntılarıyla dolu. Haliç’te ayışığı altında dalga sesleri. Sarı sakalları ve altından silahları olan İmparatorların uzun gölgeleri sıra sıra surların üzerinden geçiyor ve gölgenin içinde yok oluyorlar...
Kitaptan

Meltem Oral

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
155 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI TARİHÇİLER