TÜRK TARİHÇİLER
Bir Mitin İfşası / Kiryakos Cambazis

Kiryakos Cambazis’in Bir Mitin İfşası adlı eserini Yunancadan Türkçeye kazandıran K. Lefkoşa’daki Işık Kitabevi oldu. Lefkoşa’da daha önce Cambazis’in iki eserini de Türkçeye Galeri Kültür Yayınları kazandırmıştı. Galeri Kültür zaten Güney’deki eserlerin Kuzey’de yayınlanmasını sağlayan öncü yayınevi. Ocak 2014 itibariyle Güney’den Kuzey’e kazandırılan (Yunancadan Türkçeye) kitap sayısı yirmiyi aşmış durumda. Güney, nüfus bakımından üç katı bir potansiyele sahip olmasına rağmen, henüz Kuzey’de yayımlanmış bir eserin çevirisi yapılmadı. İki toplumun birbirini daha iyi anlaması, ortak bir dil yakalaması ve karşılıklı bir etkileşim kurulması açısından çevirilerin önemli bir yeri vardır. Güney’deki bu ilgisizliğin veya tek taraflı çeviri yayıncılığının nedenleri üzerine düşünmek gerekir.

Bir Mitin İfşası, önsöz, giriş ile dört ayrı bölümden oluşuyor. Kitabın sonuna 1963-1964 yıllarına ait fotoğraflar da eklenmiş.

Minareyi çalan...

Kiryakos Cambazis, Kıbrıs’ın içinden çıkılmaz hal almasında genelde dış güçlere atfedilen sorumluluğun daha çok iç kaynaklı oluğunu söylüyor ve bu nedenleri ayrı ayrı ele alıyor.  

İlk bölüm “Kıbrıs Halkı Teriminin Anlamı: Birleşme ve Kopma” başlığında irdeleniyor. Bu bölümde Kıbrıs halkı teriminin anlaşılır kılınması üzerinde duruluyor. Özellikle Kıbrıs halkı kavramının Rum cemaatiyle özdeşleştirilmesinin yarattığı anlamın yorumlanması ve yeniden tarif edilmesinin önemi vurgulanıyor Cambazis: “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, Kıbrıs Türkleri’nin ‘siyasi elitleri’ tarafından terk edilmesi (veya dışlanması), Kıbrıs halkı teriminin özünü ve tamamının Kıbrıs Rumları’ndan müteşekkil olduğunu düşünen Rum siyasi elitleri için son derece doğal ve belki de bir fırsattı.”

Öyle ki, o günkü Türk siyasi elitlerinin Cumhuriyet kurumlarından ayrılmasının ardından Kıbrıs Rum siyasi elitlerinin ilk icraatı Cemaat Meclisi’nin kapatılması ve Rum Milli Muhafız Ordusu’nun kurulması olmuştur. Özellikle bu durumun uzun yıllar “Zorunluluk Doktrini” (İhtiyaç Hukuku) şeklinde izah edilmesi, Cambazis açısından açıklayıcı değildir. Bu durumu Türkçede güzel bir söz ile de açıklamak mümkündür: “Minareyi çalan kılıfını hazırlar.”

Yerel Rum tarihçilerin Kıbrıs halkı kavramı üzerinden kendi kaderini tayin etme hakkının sadece kendilerine mal edebilmek adına Kıbrıs Türk toplumunun kökenlerine şüpheyle yaklaşmakta ve yerli halkın Türkleştirildiğini iddia etmekte, hatta onların esasen Helen olduğunu düşünmektedirler. Cambazis, Kıbrıs Rum liderliğinin “yayılmacı” olduğuna, bunun kaynağında da 1950’li yıllarda örgütlü olan Kıbrıs Kilisesi ile o dönemde örgütlü tek siyasi güç olan AKEL liderliği olduğuna dikkat çekiyor. Kilisenin önderliğinde yapılan 1950 plebisitinden sonra Başpiskopos Makarios, BM Genel Sekreteri’ne mektup gönderir: “Biz Kıbrıs Başpiskoposu ve Kıbrıs halkının milli lideri olarak, sizlerden…” Bu mektubun ilk sözcüklerinden itibaren yayılmacı anlayış ve Kıbrıslı Türklerin “Kıbrıs halkı” tanımına dahil edilmediğini ifade etmektedir. Öte yandan komünist partisi AKEL’in 1953’de yayımlanan programında, “Kıbrıs halkı Helen halkının bölünmez bir parçasıdır” denmektedir.

İkinci bölümde Cambazis, “Kendi kaderini tayin etme” meselesini irdeliyor. Özellikle bu prensibin Kıbrıs’ta soruna dönüşmesinin nedenleri üzerinde duruyor. Kitapta Kıbrıs Rumları’nın sömürge karşıtı mücadelesinin iki temel özelliğinin altı çiziliyor: Bir yanıyla bağımsızlaştırıcı ve bu yüzden ilerici bir özelliğe sahipken, diğer yanıyla ise Kıbrıs Türk cemaatinin çıkarlarını göz önünde bulundurmadığından milliyetçi bir nitelik taşıyor. Öyle ki Kıbrıs Rumları’nın mücadelesinin tek amacı Kıbrıs adasının Yunanistan’a ilhakıdır (Enosis).

Yeni düşman: Türk cemaati

Üçüncü bölümde Cambazis, “Anayasanın gelişiminde karşılaşılan siyasi sorunlar” başlığı altında, özellikle 16 Ağustos 1960 tarihli Zürih ve Londra Antlaşmaları’nı ve uzantısı olan Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın ardından gelen haklarla bağımsızlığın Kıbrıs Rum elitlerince nasıl Enosis’e doğru atılan bir adım olarak algılandığını ortaya koyuyor.  

Bu tarihe dek Rum milletinin düşmanı Birleşik Krallık (İngiltere) sömürgesidir, ancak sonrasında, Kıbrıs devleti anayasasıyla Türklere tanınan hak ve ayrıcalıklardan dolayı düşman yer değiştirir ve Kıbrıs Türkleri olur. Makarios III, yaptığı bir konuşmada Kıbrıs Türk Cemaati ile ilgili şunları söyler: “Helenizmin en korkunç düşmanı olan Türk ırkının bir bölümünü oluşturan küçük Türk cemaati ortadan kaldırılana dek, EOKA’nın kahramanlarına yönelik görevimiz bitmiş sayılmaz.” (s.67) 

Burada altı çizilmesi gereken en önemli nokta Kıbrıs Temsilciler Meclisi önünde anayasaya inanç ve bağlılık yemini eden Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın vatandaşlarının yüzde on sekizlik kesimine savaş ilan etmesidir. Aralık 1963’te başlayan çatışmalar sonrasında Kıbrıs Türkleri’nin direnişini kırmak amacıyla Makarios III, yasadışı bir biçimde ve anayasayı ihlal ederek ekonomik ve askeri ambargoyu uygulamaya koyar. Bu uygulamayı, o günlerde içişleri bakanlığının bir iç yönergesiyle destekler. 1964’te Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklere arsa satılmasını yasaklarken, tersini teşvik eder. Altı yıl sonra 1970’te yönerge, 49/1970 sayılı yasaya dönüştürülür.

“Annan Planı ve Ortaklık Federasyonuna dair” başlığıyla 24 Nisan 2004’te referanduma sunulan belgeye ilişkin Rum siyasi aktörlerin tutumlarının ele alındığı dördüncü bölümde Cambazis, ortaklık federasyonunun temel felsefesinin dayanışma olduğunun altını çiziyor.

Tıkanmanın temel nedeni

Cambazis, bir iç anlaşmazlık ve ona bağlı olarak beliren uyuşmazlık sonrası oluşan Kıbrıs meselesinin çözümlenmemesinin nedenlerini modern Rum siyasi kültür ve algısı olduğunu örneklerle ortaya koyuyor. Kitabın en güçlü tarafı Cambazis’in tarihsel olguları ve Kıbrıs iç siyasetinde yaşanan uyuşmazlıkları nesnel bir bakış açısıyla ele alıp onlarla dürüst bir biçimde hesaplaşmak istemesi. Buna göre, Kıbrıs sorununun kilitlenme sebeplerinin başında Kıbrıs Cumhuriyetinin “cemaat-devlet” statüsü konusunda Rum siyasal partiler arasında sarsılmaz bir uyum ve ittifak olması gelmektedir. Öyle ki günümüzde yaşanmakta olan müzakerelerin tıkanmasının temel nedeni de “cemaat-devlet” iktidarının “tekçi” egemenlik anlayışıdır. Bir bakıma olası bir federasyonda “ortaklık egemenliğine” “cemaat egemenliğinin” engel oluşturduğu ve bundan vazgeçmek istenilmediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Öyle ki, 11 Şubat 2014’te başlayan müzakerelerin başarıya ulaşması bu gerçeğin, yani ortaklık devletindeki iki kurucu halkın özgür iradesinin ve egemenliğinin çözüm parametrelerine yansıtılıp yansıtılmayacağına bağlıdır.   

Mehmet Hasgüler 

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
184 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI TARİHÇİLER