TÜRK TARİHÇİLER
İstanbul'un Köpekleri / Catherine Pinguet

İstanbul’dan Mardin’e inşaat gölgesinde değişiyor Türkiye. “Temizleniyor”. Merkezden kıyılara çekiliyor renkler. Soluyor şehirler “medeniyet” yolunda. Bu yolda çiçekçileri dahi camdan kafeslere kapatanlar hayvanları neden dolaştırsınlar ayakaltında? En iyisi haysiyetli bir hayvanat bahçesi olur ki “Bütün bu yeni bahçeler, açık alan özlemini tutuşturan sınır çizgilerini görünmez kıldıkları ölçüde hayvanların özgürlüğünü daha da kesin biçimde yadsıyorlar”*

Dünyanın en büyük tematik akvaryumu İstanbul Akvaryum’un geçen sene Recep Tayyip Erdoğan tarafından nasıl da gururla açıldığını hatırlarsınız. Açılış konuşmasında çocukluğunda gittiği sönük bir hayvanat bahçesi Gülhane Parkı ile İstanbul Akvaryumu karşılaştırıyor, “kadim medeniyetimizin idrakiyle dalları geleceğe uzanan yeni inşa hareketi”ni müjdeliyordu Başbakan. Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu zamanlarda da aynı anlayışla “İstanbul'u medeniyet tasavvuruna uygun bir iklime kavuşturmanın mücadelesi içinde olduklarını” anlatıyordu.

Söz konusu iklimi iyice anlamak için 1996’ya gidelim. Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı zamanında İstanbul’da gerçekleşen Habitat II Zirvesi vesilesiyle sokaklardan tinercileri toplayanlar, köpekleri de zehirlemişlerdi. Başbakan’ın bahsettiği o kadim medeniyetten bu yana işte, böyle paralel gidiyor “medeniyet” ile hayvana eziyet.

Derrida’ya kulak verirsek maymunları, arıları, yılanları, atları, örümcekleri… “hayvanlar” kategorisinde birleştirmek dahi şiddetin bir eseri. Hayvanı kafese tıkıyoruz böylece. Mezbahalara, fabrikalara çıkan yolu açıyoruz.

Bu ayrıntıyla şiddetten uzak bir kitap Catherine Pinguet’in İstanbul’un Köpekleri Jön Türkler’in pozitivist politikaları “huzurundan” Osmanlı’dan bugüne köpeklerle birlikte çok şey anlatıyor. AK Parti iktidarı ile rüzgâr tersine dönmüş görünse de, yeni hayvan hakları tasarısının da gösterdiği gibi sokak köpeklerinin kaderi pek de değişmeyecek gibi. 1927’de Avrupa’dan yeni gelmiş uzmanların köpekleri gazla itlaf etme planlarına karşılık Ahmet Rasim’in satırlarıyla söylersek: “İstanbul Belediye Reisi kendini hayvanların koruyucusu gibi gösteriyor, ama nasıl bir korumaymış bu? Avrupalıların Asya’da ve Afrika’da yerlileri korumak için yaptıklarından ne eksik ne fazla.”

Oysa birkaç yüz yıl daha geriye gittiğinizde, evlerindeki örümcek ağlarını dahi öğleden sonra yeniden yapılabilsin diye erkenden temizlemeye gayret eden bir zihniyet buluyorsunuz o eski zamanlarda. Sokak köpekleriyle akraba gibi yaşayan, sağken beslediği güvercinlere öldükten sonra bakılsın diye vakıf kuran, kumruyu güvercini kafese koymayı günah sayan insanı görüyorsunuz. Daha da eskiye gittiğinizde ismi Ataşehir’de gökdelenler arasında yükselen bir şaşaalı camiye verilmiş Mimar Sinan’ın, 16.yüzyılda hayvanlara özel yaptığı “konaklama tesisini” buluyorsunuz.

Bu topraklarda en acımasız hayvan katliamının tarihi kuşkusuz Pinguet’in de kitabında tanıklıklarla anlattığı gibi köpeksiz sokakların başlangıcı, bir dönüm noktası 1910. Issız Ada’ya sürülen köpekler birbirlerini yiye yiye, susuzluktan kavrularak öldüler. Bu tarihin üzerinden çok geçmeden insanlar da aynı şekil sürüldüler, Ermeniler katledildiler. Hemen burada ‘İstanbul’un Köpekleri’den, Pierre Mille’nin Balıkçı Mahmut’tan duyduğunu dinleyelim:  “Osmanlılar Konstantiniye’ye ye köpeklerle girmişler. Konstantiniye’de köpek kalmayınca Osmanlılar’ın da işi bitecekmiş. Vakit geldi mi yoksa?”

Balıkçı Mahmut’un kehanetinin kökenlerine inersek köpekleri adaya sürme fikrinin ilk mucidi 2. Mahmud. İstanbul’da suyla tedavi merkezi kurmuş İngiliz tebaasından bir beye köpekler saldırınca (ki görgü tanıkları sarhoş olduğunu ve köpeklere taş attığını söylüyor) alınan bu karar sonrasında Rusya Savaşı patlak veriyor. Osmanlı ordusunun başarısızlığını köpeklerin sürgününe bağlıyor halk. Ve sokaklara geri dönüyor köpekler. Abdülaziz zamanında da benzer senaryo yaşanıyor. Bu defa da büyük bir yangın yakıyor şehri. Köpekler yine, toplandıkları mahallelere geri getiriliyor.

Günümüze gelirsek, kendi tıkıldığı yetmezmiş gibi hayvanları da duvarlar ardına tıkmış, kediler köpekler için giysi mağazaları açmış, kendi bedenini nasıl istiflemişse toplu taşıma araçlarında hayvanları da üretim tesislerine istiflemiş insan sormuyor artık başına gelen belaların nedenini dahi. Hayvanlarla sokakta birlikte yaşamaktan ziyade belgesel kanallarında kulaklarına bacaklarına çip takılırken seyrediyor keyifle, köpekleri kedileri kuaföre taşıyacak kadar üzerlerinde tahakküm kuruyor. Böyle böyle unutuyor ne olduğunu, aslında hayvandan üstün değil, aynı ruhtan olduğunu.

Pinguet’in İsa’dan üç yüz yıl önceki Vaiz Kitabı’ndan yaptığı alıntıyla sorarsak: “İnsanların başına gelen hayvanların da başına geliyor. Aynı sonu paylaşıyorlar. Biri nasıl ölüyorsa öbürü de öyle ölüyor. Hepsi aynı soluğu taşıyor. İnsanın hayvandan üstünlüğü yoktur. Çünkü her şey boş. İkisi de aynı yere gidiyor; topraktan gelmiş, toprağa dönüyor. Kim biliyor insanın ruhunun yukarıya çıktığını, hayvan ruhunun aşağıya, yer altına indiğini?”

Pinguet kitabında “Necis mi, değil mi: İslamiyet’te Köpek” başlığı altında Hıristiyanlığın İslamiyete kıyasla hayvana daha mesafeli olduğunun altını çizerek Enam suresini hatırlatıyor. Bu mesafesizliği anlamaya Eflaki’nin Menakibü’l Arifi’nden Mevlana’yı dinlersek: “Azim ve cebbar ve kadir olan yüce rabbe and olsun ki, bu köpekler marifetimizi anlarlar. Bundan böyle onlara köpek demeyin, zira onlar mağaradaki uyurların soyundandır.”

Finali yine İstanbul’un Köpekleri’nden Rus Hayvanları Koruma Derneği üyesi Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’iyle, Zosima Dede’den yapalım: “Tanrı’nın bütün eserlerini seviniz. Hayvanları seviniz, bitkileri seviniz, en ufak şeyleri seviniz. […] Hayvanları rahatsız etmeyiniz, eziyet etmeyiniz, neşelerini kaçırmayınız, Tanrı’nın niyetine karşı gelmeyiniz”.

Berrin Karakaş

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
147 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI TARİHÇİLER