TÜRK YAZARLAR
Deliler ve Doktorları & Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Delilik / Rüya Kılıç

Türkiye’de deliliğin tarihi konusunda 1930’lardan bu yana oldukça zengin bir literatür oluştu. Ama bunların büyük çoğunluğu doktorlar cephesinden geliyor. Doktorların anıları ve geçmiş dönemlere bakışları, bir efsane isim olan Mazhar Osman’ın çıkardığı İstanbul Seririyatı dergisindeki makaleler konuya derinlemesine girmek isteyenler için emre amade. Rüya Kılıç imzasını taşıyan Deliler ve Doktorları: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik adlı kitap ise farklı bir düzlemden bu alana yapılan bir bakış denemesi. Çünkü Rüya Kılıç bir tarihçi. Yaklaşımını ise şöyle özetliyor: “Bu çalışma Osmanlı’nın son yüzyılı ile erken Cumhuriyet döneminde mevcut belgeler, metinler ve verilerde bir grup insanı, delileri ve doktorlarını okuma yönünde mütevazı bir çabadan ibarettir.”

Mütevazı sözcüğü aslında bir tevazu, ciddiye almayın, elimizdeki kitap güçlü bir araştırmanın ürünü. Rüya Kılıç, literatürü bütünüyle elden geçirmiş, ama bununla sınırlı kalmamış. Özellikle Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan belgelerden de yararlanmış. Zaman zaman gazeteler ve dergilere de uzanmayı ihmal etmemiş. Daha önce yayımlanmış çalışmalar sayesinde “doktorların sesi”ni duymak işin en kolay yanı olmuş belli ki. Öte yandan yazarın da değindiği gibi, “bir tarih çalışmasından beklendiği üzere yazılı verilere dayanan bu çalışmada akıl hastaları ve yakınlarının seslerini doğrudan duymanın güçlüğü ve eksikliği” bir ölçüde kendini hissettiriyor. Ama bu alanda karşımıza çıkan bürokratik yazışmalar, doktor raporları, soruşturma evrakları gibi daha ikincil malzemelerden bize aktarılan öykülerle bu eksiklik giderilmeye çalışılmış.

Toptaşı’ndan Bakırköy’e

Deliler ve Doktorları daha önceki dönemlere kısaca değinse de, esas olarak Toptaşı Bimarhanesi’nden başlayarak 1950’lere uzanan bir zaman dilimini irdeliyor. Rüya Kılıç, Osmanlı İmparatorluğu’nda delilere hizmet veren yerleri sıraladıktan sonra şöyle devam ediyor: “Osmanlı’nın ve Cumhuriyet’in ilk dönemlerine ait bu mekânlar içinde Toptaşı’nın ve Bakırköy’ün ayrı bir yeri vardır. 1873’ten itibaren Toptaşı delilerin tecrit ile tedavisinde bütün imparatorluğa hizmet veren temel müessese olmuş ve bu özelliğini Cumhuriyet döneminde Bakırköy’ün açılışına kadar sürdürmüştür.”

Üsküdar’da bulunan Toptaşı Bimarhanesi delilerin çok kötü koşullarda tutulduğu (tedavi edildiği demek mümkün değil çünkü) ve “unutulmak istenen bir maziyi” temsil eden bir mekândı. Mazhar Osman’ın yoğun çabaları ile 1924 yılında Cumhuriyet Hükümeti, Bakırköy’de bulunan Reşadiye kışlaları binalarının akıl hastanesi yapılması için karar almıştı. Mazhar Osman ve arkadaşları 1927 yılında buraya taşınarak büyük zorluklar içinde bugün de Türkiye’nin en büyük akıl hastanesi  olan Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıklarını Hastanesini’ni kurdular.

Bakırköy Hastanesi’nin kuruluş öyküsü daha önce defalarca yazıldığı gibi deliler tarihimizde âdeta bir efsane olarak yer almıştır. Kılıç bu konuyu önemli bulsa da, bu tür ayrıntılara takılıp kalmıyor. Onun için önemli olan mekanlardan çok deliler ve doktorlarının izini sürmek. Bu nedenle öncelikle deli doktorlarımızın tarihini ele alıyor. Genellikle konuya uzak bir okur bile Mazhar Osman adını duymuştur. Ama onun öncesinde hangi hangi isimler vardır “doktorlar tarihi”nde… Mazhar Osman ve onu takip eden Cumhuriyet’in ilk kuşak “ruh ve sinir hastalıkları” doktorlarının eğitimleri nerelere dayanmaktadır ve ne denli sağlam temellere sahiptir?

Doktorların yaklaşımları

Deliler ve Doktorları’nın  “doktorlar”ı bahsinde egemen eğilim Mazhar Osman ve talebelerinin başat olduğu ekoldür. Bu ekol “Alman Okulu ve Kraepelin’in etkisi altında” gelişmiştir. Bu ekol akıl hastalıklarının fizyolojik kökenli ve genetik olduğu esası üzerinde geliştirilmiştir. Bu yaklaşımı yetersiz bulup eleştiren İzzettin Şadan’ın görüşleri ise azınlıkta kalmıştır. Modern psikiyatrinin ruh hekimliği alanına getirdiği yeni bakış bu nedenle oldukça geç bir zaman diliminde devreye girebilmiştir.

Rüya Kılıç’ın altını çizdiği bir diğer husus ise bu ilk dönem uzmanlarının Türk toplumunun seçkinlerini oluşturmasıdır. Bu nedenle doktorlar “en az hastaları kadar içinde bulundukları toplum ile modernleşmeye dair konuşmaya hatta bu sürece aktif olarak katılmaya” heveslidirler.“Onlar için tababet-i ruhiye toplumu incelemeye en uygun usullere sahip bir müsbet bir bilim dalıydı. Öyleyse ancak onun uzmanları toplumun hastalıklarını teşhis edip sağlığına kavuşturacak uygun reçeteleri sunabilirlerdi. Hatta sebepleri bildiklerinden yöneticilere uygun tedbirleri göstererek daha hastalık çıkmadan önleyebilirlerdi.” Kitap bu toplum mühendisliği yaklaşımını bir çok örnek vererek ortaya koyuyor.

Örneğin Mazhar Osman’a göre, “Her aile dörtten fazla çocuk yapmalıdır. Eğer üç çocuk yapılırsa o millet 300 senede çökmeye mahkumdur.” Bu durumda devlet ne yapmalıdır? Mazhar Osman’ın cevabı “bekârlık vergisi”nin tedavüle konması şeklinde olacaktır. Şöyle diyor doktorumuz: “Bekarlık hodbinliktir. Yalnız kendi nefsini düşünen, ona hizmet eden adamdan hükümet payını ister ve onu yoksul çocuklara verir.” Öte yandan yine Mazhar Osman’a göre fuhuş yapan kadınların hemen hepsi “psikopat, yani yarı deli, mütereddi”dir. Ona göre “maneviyatı düzgün”, “temiz süt emmiş” bir kadın hayatın hiç bir zorluğu karşısında kötü yola düşmez.

Mazhar Osman (ve onun ekolü) delileri “gözlerinden tanıdıklarını” düşünürler. Örneğin “histerikler sevimli gözükmek için koket (çok süslü giyinmiş) gezerler. Göz kapakları itina ile sürmeli, yanakları boyalı, lavanta ve pudra kokulu, ipekler içinde bir hasta hayattan bıktığından, keder, bezginlik ve intihardan bahsetse akla bir histeri fantezisi gelmelidir. Hatta onun için çoğu kez hastanın yüzüne bir kere bakmak bile delinin hangi sınıfa ait olduğunu anlatır. Zira her delinin kendine mahsus bir bakışı, bir duruşu vardır.”

Peki ya deliler?

Araştırma yalnız doktorları ele almıyor elbette. Onların ilgi alanları olan delilere de ayrıntılı bir bakış atmaya çalışıyor. Ama elbette bu alandaki veriler çok daha sınırlı. Rüya Kılıç yaptığı çalışmanın kendisine “bir delinin kim olduğu ve toplum, devlet, iktidar ilişkisi üzerine sorular sorma cesaretini de” verdiğini söylüyor. “Fakat bu yapılırken adı, ailesi, dostları, sevgilileri, eşleri olan gerçek bireyleri bulma kaygısı hiçbir zaman eksik değildi. İnsanların duygularını ve duyarlıklarını anlama peşindeki bir tarihçi olarak zihinlerinin en mahrem sırlarını nasıl paylaştıklarını ve bunları açmak için yapılan çabalara nasıl karşı koyduklarını sorgulamaya çalıştık. Görünen o ki, deli olmak birtakım kısıtlamaları getirdiği gibi, askeri-hukuki yükümlülükleri [de] kaldırmaktaydı. Bu sebeple çevresindekileri deli olmadığına ikna etmek isteyenler kadar kendilerinin deli olduğunu kabul ettirmeye çalışanlar da vardı.” Yazar, delilerin portrelerini çizmeye çalışırken, doktorların kaleme aldığı “örnek olaylar”dan çok, Osmanlı arşivlerinde yer alan belgeleri kullanmış. Bu sayede dışardan ve daha farklı bir bakış getirmeyi başarmış.

Rüya Kılıç’ın Deliler ve Doktorları kitabı, geniş kaynak taraması yapması ve tarihsel bir bakışa sahip olması sayesinde, bu alandaki önemli bir boşluğu dolduruyor. Takıldığım tek nokta ise bu denli “delişmen” bir konuyu bizlere aktarırken nasıl bu denli “cool” kalabildiği… Okuru biraz daha konunun içine çekmeye çalışsa, çok daha fazla kişiye ulaşacak bir araştırma olabilirdi. Kitap, bu haliyle bilimsel araştırmalara âşina bir okuyucu kitlesiyle yetinmek zorunda.

Ama bu eleştirim kitabın bilimsel değerini azaltan bir görüş değil elbette. Meraklısı mutlaka öğreneceği bir çok ayrıntı ile karşılaşacaktır bu kitapta.

Gökhan Akçura

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
308 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI YAZARLAR