TÜRK TARİHÇİLER
Birinci Dünya Savaşı / Hew Strachan

100. yılında Birinci Dünya Savaşı’nı bütüncül olarak anlatan kitaplar Türkçede de çıkmaya başladı. Radikal Kitap’ın 1 Ağustos sayısında yayımladığımız dosyada da söylendiği gibi hâlâ Türkiyeli tarihçilerin bu eksikliğe önemli bir katkısı olamadı ama hiç değilse yayıncılar çeviri kitaplar yayımlıyorlar. Say Yayınları’nın bastığı Hew Strachan’ın Birinci Dünya Savaşı kitabı tam da bunlardan biri. Strachan Oxford Üniversitesi’nin tanınmış askeri tarih uzmanlarından. Batıda çokça yayımlanan, akademisyenler tarafından kaleme alınmış popüler tarih kitaplarının iyi bir örneği olan bu kitabı 2003’te çıkmış.

Strachan Avrupalı güçlerin savaşa nasıl hazırlandıklarını, savaşın nasıl başladığını, yayıldığını ve bittiğini anlatıyor. Çok sahneli bir film gibi Avusturya Macaristan sarayından İngiliz parlamentosuna, Alman karargâhından Rusya’ya, Fransa’ya ve İstanbul’a gidip gelerek farklı tarafların savaşı nasıl algıladıklarını, hedeflerinin ne olduğunu ve nasıl savaştıklarını anlatıyor. Kitabın ağırlık noktası stratejiler, taktikler, silahlar ve cephelerde işlerin nasıl ilerlediği. Strachan’ın bir askeri tarihçi olduğunu düşünürsek bu şaşırtıcı değil tabii. Ama şunu da söylemek gerekir ki yazar edebiyattan, sıradan insanların geride bıraktığı mektup ve anılara kadar farklı kaynaklardan da yararlanarak geniş bir bakış açısı geliştirmeyi başarıyor. Sonuçta Batı odaklı bile olsa savaşa bütüncül bir bakış getirip ittifak ve itilaf güçleri arasındaki ilişkileri, çatışmaları ve bütün bunların askeri, siyasi gelişmeleri nasıl etkilediğini aktarıyor. Üstelik cephedeki ve cephe gerisindeki sıradan insanların dünyasını da ihmal etmeden.

Savaş hesapları yaparken

Strachan’ın kitabı yaşlı imparatorun yerine pek yakında tahta geçmesine kesin gözüyle bakılan Arşidük Franz Ferdinand’ın yazlık sarayında açıyor. Avusturya Macaristan ulusçuluk akımlarından neredeyse Osmanlı kadar etkilenen ve gittikçe zayıflayan bir imparatorluk. Ferdinand, kendileri için kritik bir coğrafya olan Balkanlardaki pozisyonlarını güçlendirmek için Almanlarla birlikte savaş hesapları yapıyor. Arşidük bu planları uygulayacak kadar yaşamayacak, ama Birinci Dünya Savaşı da Balkanlar’dan başlayacaktı.

İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya hızlı büyüme ve sanayileşme ve dolayısıyla rekabet içindeki ülkeler. Savaş tehlikesinin hepsi farkında ve uzun süre farklı ittifak ihtimallerini arayıp duruyorlar. Bir kere taraflar belli olup savaş başladıktan sonra ise, İtilaf devletleri Almanya’nın militarist ve otokrat rejimine karşı liberal değerler uğruna savaştıklarının propagandasını yapıyor. Sanayileşmelerini tamamlamış, büyük üretim gücü ve teknolojiye sahip Avrupalı ülkelerin bu savaşı daha önce hiç görülmemiş bir yıkımı da beraberinde getiriyor. Makineli tüfek ve ağır top atışları karşısında büyük orduların askerleri ve hatta subayları bile şaşkınlık içinde kalakalıyor. Bütün tarafların bu büyük ateş gücü yüzünden kısa sürede biteceğini hesapladıkları savaş kendi kurallarını geliştirerek hızla tıkanma noktasına geliyor ve dört yıl sürüyor. Özellikle Avrupa’da ilerleyen Almanlar çeşitli cephelerde durduruluyor. Sonra da o meşhur, insan öğüten siper savaşları başlıyor.

10 milyon asker öldü

Strachan Birinci Dünya Savaşı’nın stratejik silahının ne tank ne de uçak; top olduğunu yazıyor. Siperleri dövmek, taarruzları desteklemek için taraflar on binlerce ağır top, milyonlarca mermi üretiyor. Toplam ölümlerin yüzde 70’i top mermileri altında oluyor. Savaşan taraflar neredeyse nüfuslarını sonuna kadar zorlayıp milyonlarca askeri cepheye sürüyorlar ve 10 milyon asker ölüyor... Savaş bir süre sonra kaynak ve dayanıklılık mücadelesine dönüşüyor. Bunun üzerine İtilaf güçlerinin Almanya’ya yönelik sıkı ablukası bu insanları açlık sınırına getirip sivil kayıpları daha da artırır. Zaten tüm ülkelerde insanlar ya asker ya da işçi olarak sadece savaşa hizmet eder durumundadır. Kentler yıkılıp yok olurken bombaların ulaşmadığı yerlerde de yokluk, açlık ve ağır çalışma koşulları egemen olur. Bu durum Rusya’da devrimle sonuçlandı. Fransa, Almanya, İtalya’da ayaklanmalar genel grevler yükseldi. Osmanlı’nın tarım üretimi ve insan kaynağı mahvoldu. İngiltere’de savaş yasaları hayatı cendereye aldıkça gurur duydukları liberalizmden uzaklaşıp karşı çıktıkları Alman militarizmine sürüklendiklerini bir nevi Prusyalılaştıklarını fark ettiler. Üstelik savaşın Rusya’da sosyalizmi iktidara getirmesi de büyük bir siyasi yenilgiydi aslında…

Taraflar 1917’ye geldiklerinde büyük askeri bir zafer değil avantajlı barış peşindeydi. Askerler sadece eve bir an önce dönebilmek için saldırıyor, siyasetçiler karşı tarafı barışa zorlama hesapları yapıyor gizli görüşmeler deniyordu. Sonuçta orduları kendi sınırlarının ötesinde tutunmuş olmasına rağmen Almanya çöktü. Her ne kadar “Savaş alanında yenilmedik” deseler de çok ağır bir barışa razı oldular.

Say Yayınları’nın bastığı kitap şu sıralar raflarda bulabileceğiniz en iyi çalışmalardan biri. Okurun güvenini zedeleyen ve okumayı zorlaştıran kötü çeviriye rağmen… Neyse başka kitaplar da çıkıyor ve onları da önümüzdeki haftalarda paylaşacağız.

Sorunlu çeviri, özensiz editörlük

Strachan Osmanlı-Alman ittifakını ve Osmanlı askerlerinin savaştığı cepheleri “Cihat” başlıklı bölümde anlatıyor. Önce Osmanlı’nın siyasi durumunu daha sonra da Kafkasya, Gelibolu ve Mezopotamya’da neler olduğunu kısaca özetliyor. 1909’daki 31 Mart olayının bastırılmasını “Mustafa Kemal’in (gelecekteki Atatürk) yönettiği ordu asayişi yeniden sağlama görünümü altında sıkıyönetim ilan etti, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni güçlendirdi ve sultanı değiştirdi” cümlesiyle özetleyiveriyor. (s. 134) Malum, yazar Hareket Ordusu’ndan söz ediyor. Hepimiz biliyoruz ki bu ordunun başında Mustafa Kemal değil, Mahmut Şevket Paşa vardı. Evet, Mustafa Kemal onun kurmay başkanıydı ama orduyu yönettiğini söyleyemeyiz. İfadenin yuvarlaklığına rağmen bunun hatalı bir anlatım olduğu ortada ve orijinalinde tam böyleyse bile kitabın editörü bu konuda hiç değilse bir dipnot koyabilirdi. 

Kitap, buram buram çeviri kokan pek çok cümleyle dolu. Ya da mesela Türkçede Köln denilen ünlü kentin adının İngilizcede olduğu gibi Cologne olarak bırakılması gibi (s. 335) dikkatsizliklerle. Fakat 377. sayfada Osmanlı’nın teslimini anlatan bir cümle var ki dayanılır gibi değil: “Türkler altı gün önce Ege adası Lernos’taki Mudros’ta bulunan bir Britanya dretnotunda temelde koşulsuz ve yalnızca Britanyalıların bütün niyetlerine ve amaçlarına teslim olmuşlardı.” Cümlenin kötü Türkçesini fark etmişsinizdir, ama bence daha fenası var. İlkokul düzeyinde tarih bilgisine sahip olanların bile hemen göreceği önemli bir hata yapılmış. Söz konusu teslim anlaşmasına adını veren limana Türkçede Mondros denir. Bunu Türkiye’de herkes bilir. Mudros ise limanın İngilizce’deki adı; editör bunu öylece bırakmış… Peki, Lernos ne? Bizim Limni olarak bildiğimiz adanın İngilizcesi Lemnos. Lernos ise belli ki onun “tashihli” yazılmış hali.

Cem Erciyes

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
251 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI TARİHÇİLER