TÜRK TARİHÇİLER
İstanbul'un Ortodoks Esnafı 1833 - 1860 / Aleksandros Paspatis
Kitap Yayınevi, 19. yüzyılın tam ortasında İstanbul Yedikule’deki Balıklı Rum Hastanesi’nde hekimlik ve yöneticilik yapan Aleksandros Paspatis’in Balıklı Rum Hastanesi Kayıtlarına Göre İstanbul Ortodoks Esnafı, 1833-1860 adlı çalışmasını yayımladı. Marianna Yerasimos’un çeviri ve notlarıyla Ali Özdamar’ın yayıma hazırladığı kitap bugüne kadar okuduklarımızdan çok farklı bir İstanbul panoramasını ortaya koyuyor.

Marianna Yerasimos’un sunuş yazısında Charles Dickens romanlarına benzettiği, Victoria dönemi İngilteresi’ni andıran tasvirler, yüzyıllar içinde İstanbul’a gelen oryantalist seyyahların anlatılarına girmeyen sokak ve mahallelerinden çarpıcı izlenimleri içeriyor. Paspatis 1830-1860 arasında, hekimlik mesleği ve Balıklı Rum Hastanesi’ndeki görevi nedeniyle tedaviye gelen Ortodoks esnafla konuşarak ve kendi izlenimlerini de katarak hem istatistiklerle dönemin sağlık koşullarının, salgın hastalıklarının portresini veriyor, hem de hastalardan aldığı bilgilerle Osmanlı başkentinde ticaret hayatının bilinmeyenlerine ışık tutuyor. Kitap aynı zamanda Kırım Savaşı yıllarını da içeren dönemde Rumeli ve Anadolu’dan çalışmak için İstanbul’a gelen Ortodoks tebaanın güçlüklerle dolu yaşam şartlarını ve “büyük şehre göç” diyebildiğimiz hareketin yüz elli yıl önceki ilk izlerini gösteriyor.

Kitabı hangi amaçla yazdığı konusunda en çıplak ve net açıklama yine Paspatis’in kendi satırlarından: “Maksadım bir seyyah ya da bir yabancı gibi İstanbul’un latif iklimini, sakinlerinin serin Boğaziçi kıyılarındaki yalılarını tasvir etmek değil. Prens Adaları’nın letafetini ve hastalara şifa veren deniz abuhavasını methetmeyeceğim. Bizans harabelerini, Osmanlı padişahlarının muhteşem camilerini ya da cansız, lakin evvel zaman hükümdarlarının ıstıraplarına ağıt yakan viran surlarını da methetmeyeceğim. Büyük ve emniyetli limanını, sayısız vapurlarını ve uluslararası ticaretini de anlatmayacağım. Bunları benden evvel başkaları yeterince anlattı. Benin maksadım İstanbul’u olduğu gibi tasvir etmektir. Çamurla sıvanmış sokaklarını; kötü kokan suyollarını; her taraftan yayılan sağlıksız havasını; taşradan ve yabancı memleketlerden şehre ticaret ve ekmek parası için gelenlerin yaşadığı, hastalanıp sefalet içinde vefat ettiği boğucu ve loş hanlarını tasvir edeceğim. Eğer bu işe girişiyorsam, İstanbul’dan bihaber olanların, halkın bu konudaki kayıtsızlığını bilmeden, bu devasa şehrin akıl almaz pisliği ve kötü kokusu hakkında yazdıklarımı okumadan hastaneye dair gözlemlerime asla akıl erdiremeyeceği içindir.”

Marianna Yerasimos’un dikkat çektiği noktalar arasında Paspatis’in sağlık için alınan önlemler hakkında Avrupa şehirleriyle İstanbul’u karşılaştırması da var: “Yazar temiz, havadar ortamların bulaşıcı hastalıkların gerilemesindeki etkisini belirttikten sonra şehrin Müslüman mahalleleriyle gayrimüslim mahallelerini mukayese ediyor: Hıristiyanlar Müslümanlara ait arazileri satın alamadıklarından, Hıristiyan mahallelerinin çoğunlukla sıkışık, boğucu, güneşsiz, pis ve rutubetli, dolayısıyla sağlıksız, oysa daha ferah ve aydınlık olan Müslüman mahallelerinin daha sağlıklı olduğunu açıklıyor. Bu nedenle, dini gerekçelerle mahalleler genellikle ayrı olduğu halde, tertipli Müslüman mahallelerinde çalışan ve yaşayan bakkal, sütçü-muhallebici, bahçıvan, fırıncı gibi kimi Hıristiyan esnafın diğer bölgelerde yaşayan meslektaş ya da dindaşlarına göre daha sağlıklı olduklarını belirtiyor.”

Sözü daha fazla uzatmadan, kitabın Ortodoks esnafların özelliklerinin anlatıldığı satırlarında gezinmeye başlayalım. Kimler var Paspatis’in esnafları arasında? Rumeli’den, Anadolu’dan, Adalar’dan, Yediadalar’dan, Yunanistan’dan kahveciler, değirmenciler, çerçiler, küfeciler, sakalar, taşçılar, meyhaneciler, ekmekçiler, balıkçılar, aşçılar, kasaplar, zerzevatçılar, salepçiler ve artık ne ismi kalan ne de sanatı icra edilen onlarca meslek erbabı…
 
Örneğin Karadağlı taşçılar: “Yerin dibini kazmak onların en sevdiği meşgaledir. Karadağlı kazar ve türkü söyler; terleyince bağrını poyrazın esintisine açar ve serinler, fakat geceleri havasız, sakil mekânlarda uyur. Kazmanın yanı sıra keskin bıçak, çoğu zaman tabanca da taşır. Kolay kazanç sağlayacak iş yokluğunda pusu kurar, gece soygunları planlar, para yüzünden hakaret eder, öç almaya amadedir. Bu nevi âdemler her daim Zaptiye Nezareti’nin zindanlarını doldurur.”

Kırmızı yanaklı “göbekli” kasaplar: “Bu meslek dindaşlarımızın (Ortodokslar) ve Müslümanların elindedir. Müslüman kasaplar çoğunlukla Anadoluludur. Sığır eti satan kasap dükkânlarının tümünü onlar çalıştırır. Sığırlar, hastalıktan ya da yaşlılıktan dolayı çalışamaz hale geldiklerinde mezbahaya gönderilir. Bu yüzden İstanbul sakinleri sığır etini beğenmez. Ekseri kasap dükkânı aynı zamanda mezbahadır. Dükkânın arkasındaki küçük avluda koyunlar beslenir. Kasaplar asla sokakta et satmazlar. Kendileri gibi Arnavut olan ortakları sabahları sokaklarda dolaşıp baş, karaciğer, akciğer ve dalak satarlar. Çoğu kasap güçlü kuvvetli, kırmızı yanaklı, ağır külhanbeyi yürüyüşlü adamlardır. Nadiren ve ancak meslekte uzun yıllar çalıştıktan sonra, Avrupa’daki çoğu meslektaşları gibi göbek bağlarlar.”

Son olarak meyhanecilerden bahsedip sonrasını mutlaka kitaptan okumanızı tavsiye ederek bitirelim. “Büyük meyhanelere Hıristiyan ve Yahudi mahalleleri dışında asla ruhsat verilmezdi. Devlet meyhaneci esnafının çalışmalarına nezaret eden Müslüman bir kethüda tayin ederdi. Ne zaman rical-i devletten biri meyhanenin önünden geçse, meyhanenin kapıları kapatılır, içerde zevk ü sefa edenler susar, ses soluk kesilirdi. Bu âdetin hilafına hareket edenler cezalandırılırdı. Bütün meyhanelerin kapıcıları vardı. Çoğu mizaç bakımından neşeli, şakacı ayrıca şarapsever ve ayyaşlıkta müşterilerle rekabet eden kapıcılar bir yandan yoldan geçenleri kaba saba şakalarla içeriye buyur ederken, öte yandan içerdekileri de edepsiz el kol hareketleri ve edebe mugayir hikâyelerle eğlendirirlerdi.”

Hem hekim hem kahveci

Aynı zamanda hekimlik de yapan kahveciler: “Kahveci ekseriyetle hem berber hem hacamatçı, hem de dişçidir. Kocaman şırıngalar, sülük dolu şişeler, kapısında asılı dişlerden mamul süsler kişinin maharetinin alametleridir. Kahve satışından daha kârlı olan bu işin cazibesine kapılanlar kendilerini cerrah, hekim ilan edip kahve müdavimlerini, ahbap ve komşularını tedavi ederler. Alaylı hekimlerden bazıları zamanla işten el çektiler, dükkânlarını kapattılar veya sattılar. Böylece herkese zarar veren suiistimaller de azalmış oldu.”

Aleksandros Paspatis kimdir? 

Aleksandros Paspatis 1814’te Sakız’da doğdu. 1822’de Sakız ayaklanmasının bastırılması sırasında Osmanlılar tarafından esir alındı ve İzmir esir pazarında satışa çıkarıldı. Annesi tarafından satın alınarak kurtarıldı. Daha sonra bir yetim öksüz kafilesiyle Amerika’ya gönderildi ve Amerikalı bir aile tarafından evlat edinildi. Yüksek öğrenimini Massachusetts’teki Amherst College’de yaptı. 1831’de kolejden mezun olunca Pisa ve Paris üniversitelerinde tıp okudu ve 1840’ta İstanbul’a yerleşti. İstanbul’daki ilk görevi, bugün Balıklı Rum Hastanesi olarak bilinen, dönemin Yedikule Rum Hastanesi’nde cerrahi ve patoloji klinik şefliğiydi. Ardından 1851’den 1856’ya kadar hastanenin yöneticilik görevini üstlendi. Paspatis 1882’de Atina’ya yerleşti, 1891 yılında vefat edinceye kadar Yunan sağlık kurumlarında çeşitli görevlerde bulundu. 1877’de İstanbul’da basılan ve Bizans dönemi İstanbul’unun tarihi ve topografyası hakkındaki Bizantine Melete; Topografike ke İstorike adlı kitabından dolayı “bizantinolog” ve tarihçi olarak bilinir. Osmanlı dünyasının önemli hekimlerinden biridir ve İstanbul’da kırk yıl boyunca (1840–1882) hekim olarak hizmet etmesinin yanı sıra tıp, tarih, arkeoloji, dilbilim gibi birçok alanda eser vermiş çokyönlü ve araştırmacı bir kişiliğe sahip bir yazardır. (Marianna Yerasimos’un sunuş yazısından) 

Rum milletinin hastanesi: Balıklı

Mariana Yerasimos, Yedikule’deki Balıklı Rum Hastanesi’nin yapılışına ve imparatorluk topraklarında yaşayan Ortodokslar için önemine ve Kırım Savaşı (1854-56) yıllarında hastanenin faaliyetlerine ilişkin de şu bilgileri aktarıyor: “Metnin kaleme alındığı tarihte Balkanlar ve Makedonya’daki Ortodoks Hıristiyanlar İstanbul’daki Patrikhanenin yetkisi altındaydı ve Osmanlı idaresinin dine dayalı millet sistemi uyarınca Bulgar, Arnavut, Hırvat, Karadağlı, tüm diğer Slavlar ve de Makedonlar Rum Ortodoks milletine mensup sayılırlardı. İş bulmak için akın akın İstanbul’a gelen bütün bu insanlar şehrin Ortodoks esnafını oluşturur ve hastalandığında Rum milletinin hastanesinde tedavi görürlerdi. (…)Yedikule’deki Rum Hastanesi’nin inşaatı 24 Temmuz 1836’da (1834 ve 1836’daki büyük veba salgının sona ermesinden sonra) başladı ve 1838’in sonlarına doğru bitti. Hastalar 14 Şubat 1839’da Galata Hastanesi’nden nakledildi. (Bundan önce yine Yedikule’de Rum Ortodoksların 1753’te ahşap olarak inşa edilmiş ve 1793’te yeniden yaptırılmış bir veba hastanesi bulunuyordu.) Kırım Savaşı sona erdiğinde Üsküdar İngiliz Askeri Hastanesi’nden özellikle dizanteri hastaları için önemli ve kullanışlı olan çok sayıda demir karyola satın alındı. Savaş esnasında baş gösteren kolera salgınına ve yiyecek sıkıntısına rağmen hastane sayısız hastanın tedavisini üstlendi.

Kansu Şarman

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
213 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI TARİHÇİLER