TÜRK YAZARLAR
Dinlerin Çarpışması / Jean-Paul Roux

Tarihin derinliklerine dalsak Paris’te Allah adına Charlie Hebdo’ya düzenlenen saldırıyı ya da Almanya’da Pegida hareketiyle güncellenen Müslüman karşıtlığını aydınlatacak bir ışıkla dönebilir miyiz? Bana kalsa, “Tarihin dehlizlerinde kaybolma riskimiz yüksek” derim ama işin uzmanı Jean Paul Roux’ya göre tarih günümüze ışık tutabilir. Dahası tarihten tevarüs eden dinlerarası çatışma kesintiye uğramış değildir. Roux, Dinlerin Çarpışması kitabının girişinde, “Kabul edin ya da etmeyin Batı, İslam’la savaş halinde” hükmünü koyuyor. 2009’da yaşama veda eden Fransız Türkolog, 11 Eylül saldırılarını, Afganistan ve Irak’ın işgalini, Londra ve Madrid saldırılarını 1400 yıldır süregelen bir savaşın devamı olarak görüyor. Ve “Hıristiyanların ve Müslümanların karşılıklı verdiği onca emeğe karşın bu savaş tamamen gerçektir, hiçbir zaman sonlanmamıştır” diyor. Roux, Charlie Hebdo saldırısını görseydi; “Yine haklı çıktım” diye böbürleniyor olacaktı.


Kaideyi zorlayan istisnalar: Çapraz savaşlar


Elbette Afganistan, Irak ve birkaç yıldır Suriye’de asıl büyük savaşın Müslümanların kendi aralarında yaşandığı hatta bu savaşlarda Hıristiyan-Müslüman ittifakına dair çarpıcı örnekler sergilendiği gerçeği haç ve hilal karşıtlığındaki düz mantığı zorluyor. Bunları genel kuralı bozmayan istisnalar olarak görme eğilimindeki yazarın kendi heybesinde de Şii-Sünni ya da Ortodoks-Katolik çatışmasına veya çapraz işbirliği ya da ihanetlere dair çok sayıda örnek bulmak mümkün. Roux’nun ifadesiyle; “İsa’nın kardeş mesajları veren havarileri bile birbirinden ayrı topluluklar oluşturdu ve bunların çoğu birbirine düşman oldu.” Aynı şekilde Arap kabileleri de İslam’a geçerken geçmiş düşmanlık ve rekabetlerini olduğu gibi taşıdı.

Siyasi rekabetin örnekleri Hz. Muhammed’in vefatının ardından halife seçiminde olduğu gibi fethedilen coğrafyalarda hakimiyet kurarken de kendini gösterdi. Dördüncü halife Ali bin Ebu Talib ile Hz. Muhammed’in eşi Ayşe’nin taraftarları arasındaki Cemel Savaşı, Ali bin Ebu Talib ile onun halifeliğinden rahatsız olan Muaviye arasındaki Sıffin Savaşı ve Ali bin Ebu Talib’in öldürülmesinden sonra Şam Valisi Muaviye’nin hilafetin merkezini Şam’a taşıması gibi iç çatışma örnekleri tarihin diğer evrelerinde de tekrarlandı.

Hz.Muhammed’in ölümünden sonra Müslümanlar kısa sürede İran’dan Kafkasya ve Asya’ya, Kuzey Afrika’dan İspanya’ya kadar geniş bir alana yayıldı.

Roux “Dinde zorlama yoktur” diyen Müslümanların adlarını tarihe nasıl kılıçla yazdığını, “Kılıç çekenler kılıçla ölecek” diyen Hıristiyanların da tebliğle yola çıkıp birkaç dönemeç sonra nasıl kutsal savaşa giriştiklerini detaylıca anlatıyor. Gerçi yazar birkaç kez “Hıristiyanlık hiçbir zaman savaş yoluyla yaygınlaşmadı” notunu düşse de 14. yüzyıldan sonra savaşlardaki temel motivasyonun din olduğunu kaydediyor.  Roux da, Muhammed Hamidullah gibi Bizans İmparatoru Heraklius’un emriyle peygamberin elçisinin öldürülmesini 1400 yıllık dinlerarası savaşın ilanı olarak görüyor.

Müslümanların cihat emrini yerine getirmek için barış mesajını arka plana ittiğini düşünün Roux’ya göre başta Araplar olmak üzere evrensellik iddiasındaki Müslümanların “fetih” diye andığı işgallerin temel motivasyonu ele geçirilen ganimetlerdi.

Yazar yüz yılda Avrupa’da Fransa’nın kalbi Autun’a, Orta Asya’da Çin’in hakimiyetindeki Talas’a kadar uzanan fetih sürecinin başlamasını bir tesadüfe bağlıyor. O tesadüf de şu: İlk halife Ebu Bekir Arap Yarımadası’nda birliği tesis ettikten sonra Bahreyn’de henüz yeni Müslüman olmuş Bekir kabilesinin Pers topraklarına saldırı önerisini kabul ederek Halid bin Velid’i sefere çıkardı. Kumandan Hira’dan büyük bir ganimetle döndü. “Böylece cihadın kazançlı bir savaş olduğu ortaya çıktı” diyor Roux. Bugün IŞİD’in Şengal’de Ezidilere yaşattığı acılara benzer kesitlere tarihin birçok kavşağında rastlamak mümkün. Girit’in işgaliyle Akdeniz’de üstünlük sağlayan Arapların İstanbul’u fethetme girişimlerinden birine imza atan Yunan asıllı Müslüman Leo Trablus idi. İstanbul’u almanın zor olduğunu anlayan Leo bunun yerine imparatorluğun ikinci  büyük kenti Selanik’i yağmalayıp 22 bin genç kız ve erkeği Trablus ve Girit’teki köle pazarlarına sürdü.

Ganimetin temel saik olduğu tespitine rağmen yazar şunu da söylüyor: “Müslümanlar sahip oldukları bütün ganimeti özümsemiş ve özümsedikleri bilgileri Avrupa Ortaçağı’na taşımıştır. Müslümanlar kültür ve uygarlık yayıcı görevini uzun süre sürdürmüşlerdir ve antikçağın kazanımlarının yitip gitmesine izin veren Hıristiyan dünya bu anlamda İslam dünyasına çok borçludur.” Roller değiştiğinde Müslümanların uyanışın ancak Avrupa sömürgeciliği ile mümkün olabilmiştir.

Şaşırtan ittifaklar

Tarih her şeyi din savaşı olarak nitelendirmeye imkân vermeyen anlaşılması zor ittifaklar ve girift ilişkiler yumağı. Tarihi ören sadece cihat değil aşk ve ihanet acısı çeken Batılıların davetkâr ve kışkırtıcı tutumları oldu. Araplar Kuzey Afrika’dan sonra Avrupa’ya yöneldiklerinde çapraz ilişkiler daha da sıklaştı. Mesela, Kraliçe El Kahina’nın ölümüyle Berberi direnişi çöktü, isyana devam eden 200 bin kadar Berberi de kılıçtan geçirildi. Kalan Berberiler ise Mağrib Valisi Musa bin Nusayr’in İspanya fethi için hazırladığı ordunun erleri oldu. Yine Vizigotlardan çok çekmiş İspanya’nın fethini kışkırtan taht şansını yitirmiş prenslerdi. Barbarlıktan bıkmış Yahudiler de Arapları kabule hazırdı. Vizigot güçleri yok eden de azat edilmiş Berberi kölesi Tarık bir Ziyad’dı. Musa bin Nusayr, Cebelitarık’a adını veren eski kölesinin İspanya fethiyle elde ettiği ünle kendisini gölgede bırakınca görevden aldı. Kavganın yankıları Şam’a kadar ulaşınca Musa halifenin hışmına uğradı ve hayatının geri kalanını sefil bir dilenci olarak tamamladı. Araplar çelişkiler ve iç kavgaları kullanarak Avrupa’nın içlerine ilerledi. Yazar “İspanya’nın düşüşünü direnmeden teslim olanların gördüğü iyi muameleye, direnenlerin ise katledilmesine” bağlıyor. Arapların Fransa’ya girmeleri Frenk, Sakson, Alman, Bavyeralıların yer aldığı kutsal bir ittifak doğurdu:  “Bugün Avrupa adına ne inşa edildiyse Araplar ile bu ittifak arasındaki savaştan doğdu.”

Dinlerarası çatışmanın karakterini bozan bir başka örnek Arapların emrindeki Hıristiyan askerlerdi. Mesela Kurtuba Emiri’nin hizmetindeki Hıristiyan asker sayısı 40 bindi. Bask ülkesi de Araplara asker vermişti. Tunuslu Aglabileri Sicilya’yı ele geçirmek için yetmiş beş yıl uğraştıran savaşın davetçisi de aşk acısı çeken Bizanslı bir gemicidir.

Kültürel medeniyetin inşası

Bu süreç sadece kan ve ganimetten ibaret değil. Savaşın öteki yüzünde kültürel etkileşim ve uygarlık inşası var. Bu fetihler sırasında Yunan kültürünü özümseyip Farabi, İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd gibi düşünürleri çıkaran Arap dünyası 10. yüzyıldan sonra birden fazla merkezi otoritenin ortaya çıkmasına paralel olarak düşüşe geçerken kültürel kimliğin inşası öne çıktı. Endülüs’teki kütüphanelerde 400 bini aşkın el yazması eser toplayan, 700 cami ve 40 hamam inşa eden emirleri not etmek gerekir. Bu dönemde kültürün beslendiği kaynaklar da değişti: Mimaride bazilika esintili camilerin yerini Ahamenid (Pers) stili almaya başladı.

İslam’ın İspanya’da yol açtığı kültürel dönüşüme tepki olarak Hıristiyanlar arasında kutsal savaş düşüncesi taraftar bulmaya başladı. Arapların çekilişi savaşın İsa namına yüceltilmesine paralel gerçekleşti.

Arapların ardından Türklerin sahneye çıkışı ve yazarın “Hıristiyan topraklarını tehdit eden İslam’ın ilerleyişine bir yanıt” olarak nitelediği Haçlı Seferleri dinler çarpışmasını zirveye taşıdı. Haçlı Seferleri İslam uygarlığını doruğa taşıyan Araplar karşısındaki ağır yenilgi alan Hıristiyanlar için “Tanrı’nın Frenklere yazdığı destan” idi. Kudüs simgesel, İstanbul stratejik olarak ta başından beri kutsal savaşların hedefiydi. Kudüs defalarca el değiştirirken Arapların sayısız sefer düzenleyip alamadığı İstanbul’u düşürmek Osmanlı’ya nasip oldu. Fetih sürecinde Yahudiler için durum şuydu: İlk dönem “Tanrı’nın seçilmişleri” sözlerini tutmamalarının bedeli olarak sürülmüş halka dönüşse de İskenderiye, Kudüs ve İspanya gibi pek çok yerde Araplarla ittifak içinde oldu. Malum bu ittifak İsrail’in kuruluşuna kadar sürdü.

Nefret ve hayranlık arasında gelgit

“Bütün bu savaş hikâyelerine harap olan şehirlerin, katliamların, büyük ve sefil göçlerin, köle tacirliğinin öykülerini de eklemek gerekir” diyen Roux, Hıristiyanların Müslüman dünyaya bakışının “hayranlık ile nefret duyguları tarafından şekillendiğini” belirtiyor. Hıristiyanlığın önemli kültür ocaklarının büyük çoğunluğu İslam’ın hüküm sürdüğü coğrafyada yer alıyordu. Mesela İznik, Efes, Kapadokya, Kadıköy ve Antakya Hıristiyanlıktaki büyük yerleriyle öne çıkıyordu. Hıristiyanlığın önderlerinden Basileius Kayserili, iki Gregor’dan biri Niksar diğeri Denizliliydi. 301’de Hıristiyanlığı devlet dini yapan ilk devlet Ermenistan’dı. Hıristiyan adını taşıyan ikinci devlet Habeşistan (Etiyopya) idi.

Yazara göre, gerek devam eden dinler savaşı gerek hayata ilişkin taban tabana zıt kıstasları nedeniyle birçok yerde iç içe geçmiş Müslüman ve Hıristiyanların birbiriyle kaynaşması ancak kendilerinden vazgeçip yeni bir kültür içinde buluşmalarıyla mümkün. Birçok Avrupalı aydında olduğu gibi yazar da Müslümanların Avrupa’yı fethetme uhdesini terk etmediğini düşünüyor.

Yazarın tespitlerine dair benim çekincelerim ise bir risale eder.  Barbarların yarattığı yıkım arasında birlikte yaşam pratikleri barbarlığın tarihi kadar eski ve umut verici.

Fehim Taştekin

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
221 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI YAZARLAR