TÜRK YAZARLAR
Tarihe Düşülen Notlar / Halil İnalcık

Burası Misinni, çok önemli, İstanbul’un fethinden önce Osmanlılar buralarda savaştılar. İşte, Büyükkarıştıran, İstanbul’un ilk reisi Karıştıranlı Süleymandır, biliyor muydun? Babaeski. Burası da çok mühim. Şu kaleye doğru bir tırmanalım.

Lüleburgaz’da, tarihi Sokollu Külliyesi’nin tam karşısında yemekleri ile meşhur bir lokantada, kulağımda bu sesler Halil İnalcık’ı dinliyorum. “Kaşgar Dergisi bu demek! Benim şair olduğumu bilmezler. Size bir şiir vereyim. Bak şöyle”. Geri çekiliyor, sözü, şair ve patron meselesine getirmeye çalışıyorum. Hoca çok iştahlı, neredeyse seksen yılı aşan ömrünün aralığından süze süze ancak diri ve açık konuşuyor. Ne bir kasıntılık, ne ben bilirim havasında. Hayatın ve tarihin amatörü gibi. İkide bir sayfalar tutan notlarını çıkarıp bir şeyler yazıyor. Coşkuyla, yorulmaksızın, inadına, kaybolmasın bir şeyler diyerek. Tükenmezkalem kullanıyor. Şaşmaz ve kararlı bir yazı stili var. Bastıra bastıra yazıyor.

Hayatımın şanslarından birisi bu. Bir televizyon belgeseli için buralardayız. Trakya düzlükleri, tarihi kalıntılar, güz renkleri içindeyim. Trakya ovasında, tarihin büyüteci ile yol alıyor, onu dinliyor, ayrıntılara kapılıyor, geçmişin sesleri arasında bugüne tutunmaya çalışıyorum. Hoca, Edirne merkezli, Osmanlı tutunuşunun, İstanbul’un fethine adım adım akışının peşinde. Fatih, onun Osmanlı tarihi adına kilittaşı. O olmasaydı Osmanlı olmazdı, biz de olmazdık. “Osmanlı Balkanlarda kurulmuştur önce.” Öyleyse, Edirne’den İstanbul önlerine kadar uzanan bu izleri, ikide bir çıkan ılık sonbahar rüzgârının tazyiki altında zihne kazımanın yollarını aramalı. Zaman zaman şaşırıyor İnalcık, “benim doktora tezimi, Bulgar meselesini pek bilmezler, sen nereden merak saldın?” Ömer Lütfi Barkan’dan, İdris Küçükömer’den, Köprülü ve Braudel’den, Osman Turan’dan (kulağıma eğilip mini sırlar fısıldıyor) bahsediyorum. Şiiri, tarihin ve toprağın köpüğü olarak da düşündüğümü söylüyorum. Elindeki Kaşgar’a bir de o gözle bakıyor. “Size şiir vereyim!” diyor tekrar.

Hoca’nın konuşmaları ve röportajları son derece şık bir tasarım ve okunası bir bütünlükle okurla buluştu. Trakya yolculuğunun ayrıntıları ve lezzeti beni daha bir yokladı. Hele, Tarih Enstitüsü’nün Orta Anadolu Gezisi Raporu’nu okurken, tekrar yürüyen adımları, kaleme giden eli, yazma enerjisi ve bitmez merakıyla bir kere daha gözümde canlandı İnalcık. Belli ki anında yazıyor. Yazmayı ertelemiyor. Her bir ayrıntıyı önemsiyor. Tahlilci düşünüyor ve sonuna kadar mütevazı davranıyordu. Zaman içinde gelişen tarihçilik yöntemi, pek çok popüler biliminsanında görünen zikzakları ve geri dönülmez kırıp dökmeleri önlüyordu. Şahsı ne kadar kadar zarif ve asilse bilimsel dikkati o derece yüksekti.

İki cilt boyunca, yazan, ilmi disiplin içinde yürüyen İnalcık değil, konuşan İnalcık var. Ve onun kitaplarına aşina olanlar, çalışmalarının özünü bu iki ciltte bulabilir. Biyografisi de burada, dönüşüm ve buluşları da. Kendisinin de itiraf ettiği gibi hayatında ve tarihçiliğinde “birçok farklı dönem” var. Bu dönemler sadece onun şahsına ait değil. Tarihçiliğimize dahil. Arşiv. Toprak meselesi. Çifhane sistemi. Yabacılaşma. Şeriat ve örfi hukuk. Bunlar metafor oldukları kadar İnalcık’ın tarihçiliğinin de şifreleri sayılır. Elbette bunun yanına, patronaj meselesi, doğu-batı gibi kavramları da eklemeli. Eldeki ciltler, bir tarihçinin hayat enerjisinin ve tarih tutkusunun akışını da bize veriyor. Nezaket ve bilgi aşkla buluşuyor şahsında. “Meydana yol açmak bahanesiyle eşsiz kıymette tarihi eserlerimizin kazma altında yok edilmesine gelince, herhalde bu devir kapanmıştır zannetmeyiniz.”

İnalcık’ın sözleri birer vakıf senedi gibi artık gelecek adına. Bir de, keşke geri çekilmeyip şiirini yayımlasaydık hocanın. Bu da şiir değil kader.

Ömer Erdem

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
281 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI YAZARLAR