TÜRK YAZARLAR
Lale, Kan ve Şehvet / Halil Bezmen

Sabırsızlık ve merakla beklenen Kösem Sultan dizisinin başlamasıyla birlikte Osmanlı tarihine yönelik ilgiye de kaldığımız yerden devam etmeye başladık bir anlamda. Şimdi yine bir anda dikkat çekici bir hızla dönem romanlarının artmasına şahitlik etmeye başlayacağız, hatta başladık bile. Peki ama, tarihi romanları tarih kitaplarından ayıran özellik nedir ve en önemlisi kaliteli bir tarih romanı nasıl olmalıdır?

Cevap tam da yeni yayımlanan bir tarihi romanın ithaf bölümünde saklanmış duruyor gibi. Halil Bezmen, yeni romanı Lale, Kan ve Şehvet’in ithaf bölümünde şöyle diyor; “Kitabımda, Osmanlı İmparatorluğu’nun zenginliklerini bölüşmek isteyenlerin mücadelesini yazdım. Dış güçlerden -Rusya ve Avusturya- pek bahsetmedim. Onlara savaş alanında rastlanır ve düşman oldukları üniformalarından anlaşılır. Açıkta yapılan dövüşün neticesi de bellidir: Savaş alanını kim son terk ederse kazanan odur ve bundan böyle onun dediği olacaktır. Böyle bir yaklaşımdan roman değil tarih kitabı çıkar, çünkü insanların aşkları, hırsları, sevinçleri, kinleri veya aptallıkları gibi ayrıntılara yer verilemez.”

Kısacası Bezmen, tarihi anlatırken yalnızca onu görünürde yazanları yani örneğin padişahları değil ama aynı zamanda perde arkasında kalsalar da tarihe yön vermede büyük etkileri olmuş olan saray kadınları, sadrazamlar, vezirler, harem ağaları, şeyhülislamlar, yeniçeriler, esnaf, halk ve her şeyden önce Saray’a yerleşmiş olan büyük aileleri anlatıyor romanında. “Bunların hiçbiri düşman değildir ve ülkeye yararlı olacakları inancıyla birbirleriyle rekabet halindedirler. Bölüşme sırasında birçoğu ölecektir ve padişahlar dâhil herkes bu tehlikenin farkındadır. Kitabımı hepsine ithaf ediyorum,” diyor.

Daha önce de tarihle kurgunun arasındaki sınırı incelten dönem romanlarıyla tanıdığımız Halil Bezmen, okurunu bu kez Lale Devri’ne götürüyor. Ancak bu kez alışılmış Lale Devri romanlarından farklı olarak asıl olarak dönemin şartlarını hazırlayan etkenleri üzerinde duruyor. “Görev ve sorumluluk” gibi ahlaki meseleler ile “akıl ve kurnazlığın” arasındaki farklar ya da kötülüğün yani şeytanın nereden kaynaklandığı gibi çeşitli kavramlar üzerinde akıl yoruyor.

Dönemin padişahı olan III. Ahmet’in kafeste geçen şehzadelik dönemiyle başlayıp Patrona Halil isyanı sonrası tahttan indirilişine kadar geçen sürede yaşananları, bir belgesel titizliğinde zengin ayrıntılar ve sinematografik bir görsellik eşliğinde anlatırken, asıl olarak son derece renkli ve derinlikli işlenmiş karakterleriyle dikkat çekiyor. Ancak bu güzel romanda III. Ahmet ve onun hem damadı hem de sadrazamı olan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın yanı sıra asıl olarak güçlü kadın karakterler öne çıkıyor ve bir anlamda güçlü bir feminist söyleme yer veriyor. III. Ahmet’i zorlu padişahlık tahtına hazırlayan akıllı ve sağduyulu valide sultan Gülnuş Sultan’dan başlayarak, dönemin tarih sahnesinde kendisinden hayli söz ettirmiş olan sıra dışı Lady Montagu (dönemin İngiltere elçisinin eşi ve aynı zamanda çağının zekâsı ve güzelliğiyle dikkat çeken kadınlarından biri)  ile İbrahim Paşa’nın ilk eşi sufi şeyhi torunu Rabia ve hatta ikinci eşi, aynı zamanda padişah kızı Fatıma Sultan gibi kadınlar çoğu zaman erkekleri hayli aşan bilgi ve birikimlerinin yanı sıra cesaretleri ve dirayetli kararlarıyla da öne çıkıyorlar.

Lale Devri’nin asıl misyonu

Bu ilginç romanın en cazip yerlerini ise III. Ahmet, İbrahim Paşa ve Lady Montagu’nün aralarında söyleştikleri bölümler oluşturuyor. Bu “beyin fırtınaları” sonucunda III. Ahmet’in çağdaş dünyanın gerisinde kalmaya başladığını fark ettiği Osmanlı devletini yenilemek ve geliştirmek için nasıl bir çabaya girdiğini ve bunu sağlamak için de savaş yerine barışı tercih edip, doğan işsizlikle başa çıkmak için de ne tür çarelere başvurmak zorunda kaldığını ve yalnızca “eğlenceli” yanlarıyla tanıdığımız Lale Devri’nin geri planındaki asıl misyonunu da görmüş oluyoruz. Tarihin gördüğü en sıradışı padişahlardan biri olan III. Ahmet’in ülkesini geliştirmek için giriştiği sanat ve bilim çalışmalarının yanı sıra dönemin ayaklanmalarının asıl sebebi olarak gördüğü işsizlikle savaşmak için giriştiği iktisat çalışmalarına da yine Lady Montagu ve Sadrazam İbrahim Paşa ile yaptığı sohbetler aracılığıyla şahit oluyoruz. Ve asıl olarak da tarihin nasıl bir tekerrürden ibaret olduğunu, bir anlamda bugünün sorunu olarak gördüğümüz pek çok meselenin cevabının da yine tarihte yattığını fark ediyoruz.

Bezmen, dönemin düşünürlerinden John Locke’dan padişahın da özel doktoru olan Fonseca’ya kadar çeşitli aydınların da fikirlerine yer vererek yalnızca sanat, bilim ve iktisadi meseleler üzerine değil devlet yönetimi, bireyin hakları gibi yönetim modelleri ve insan hakları üzerine de o dönemin gelişmekte olan yeni kavramları ve Osmanlı’nın bundan nasıl etkilendiğine dair de karakterleri aracılığıyla kafa yoruyor.

Yine de tarihi yönlendiren asıl savaşlar meydanlardaki açık düşmanlarla yapılanlar değil, perde arkasında güç sahipleri arasında gizli saklı entrikalar sonucu yapılanlardır. Tarih bir kez daha yanıltmıyor ve Bezmen’in kalemi aracılığıyla bu nedenler sonucu Patrona Halil İsyanı’nın nasıl olup da gerçekleştiğini ve dünün kabadayılarının nasıl olup da bir anlamda padişahla ortak yönetime sahip olduğunu da görmüş oluyorsunuz. Romanın burasında araya girerek “Halk ne zaman isyan eder?” diye soruyor yazar ve şöyle cevaplıyor; “Genelde sanıldığı gibi, halk yoksulluğa ve ezilmişliğe karşı ayaklanmaz: Böyle bir şeye kalkışsa, bütün hayatı boyunca isyan etmekten başka bir şey yapamayacağını bilir. O, ancak bu durumdan kurtulma umudunu hissederse ayaklanır. İşte Patrona Halil İsyanı’nı tetikleyen ana sebep buydu: Umut!”

Ya ayaklanma olmasaydı?

Öte yandan bu yalnızca tarihin nedenleri ve sonuçları üstüne kafa yoran renksiz bir roman değil, bir yandan da yazının girişinde de bahsettiğimiz gibi pek çok renkli yan karakter ve özellikle de güçlü kadın karakterleriyle dikkat çeken, bir o kadar da görkemli bir hikâye… Ve her güzel hikâye gibi tutkulu aşklar, ihtiraslı karakterler de içeriyor. Osmanlı tarihinin gördüğü belki de en sıradışı karakterlerden biri olan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın yükselişinden isyan sonrası yurtdışına kaçışına dek tüm hayatını psikolojik derinlikleriyle de işleyen yazar, bir yandan da o ve ilk eşi Rabia arasında uzun yıllara yayılarak yaşanan aşk hikâyesi üzerinden de devlet ve halk arasındaki ilişkinin dinamiklerine paralel olarak kadın erkek ilişkilerinin ve hatta kul ile Allah arasındaki aşkın derinliklerinden de bahsetmiş oluyor.

Bugünümüzü daha iyi anlamak için eşsiz bir tarihi okuma fırsatı sunan ve zengin kaynakçasından anlaşıldığı üzere son derece geniş bir araştırma sonrası, gerçekler üzerine kurularak yazılmış bu romanı okuduktan sonra; tarih farklı bir şekilde gelişmiş olsaydı Osmanlı’nın kaderinin nasıl farklı sonuçlanıp etkileri bugüne dek uzanan kimi sorunların nasıl da çözümlenmiş olabileceğini düşünmeden edemiyorsunuz. Hele romanda yer verilmiş, Patrona Halil isyanı sonrası İstanbul’daki yabancı elçilerin ülkelerine yolladıkları tarihi yazışmaları da okuduktan sonra!

“İngiltere Büyükelçisi Lord George Henry Hay Kinnoll, parlamentoya yazdığı mektupta, ‘Padişah askeriye sınıfını memnun ederek düzeni tekrar sağlayabildi. İsyan, her zamanki gibi orduyla bastırıldı. Devlet kazandı ama Osmanlı siyaseti kendini yenileme fırsatını yitirdi,’ dedi. Venedik Balyosu Angelo Emo da, ‘İsyancı zorbaları içlerine alıp devletin bir parçası haline getirmişlerdi. Bizim cumhuriyetimize benzer bir yönetim kurabileceklerini sandım ama aldanmışım: Yine orduyla çözüm aradılar,’ diye yazdı.”

Elif Tanrıyar

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
266 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI YAZARLAR