TÜRK YAZARLAR
Pera Palas'ta Gece Yarısı / Charles King

Charles King Georgestown Üniversitesi’nde profesör. Uzmanlık alanı ise Karadeniz. Bilen bilir, Türkçede ilk yayımlanan kitabının adı da Karadeniz’di. Ama Odesa, Moldovya ve Kafkaslar üzerine de kitapları var. Üç yıl kadar önce İstanbul’a geldiğinde tanışmıştık. İstanbul’un da bir açıdan Karadeniz kenti olduğunu düşünüyor ve bu konuda bir kitap yazmayı planlıyordu. Benim yarım yamalak İngilizcem, onun kırık dökük Türkçesiyle nasıl becerdiysek iki saate yakın konuşmuştuk. İstanbul’u bu denli iyi tanıması şaşırtmıştı beni. Derdi, ne anlatacağı değil, neresinden tutup da anlatacağı idi. Pera Palas ve Beyaz Ruslar o zaman da, üzerinde en çok durduğu konulardı.

Aradan iki yıl kadar geçtikten sonra önce İngilizcesi, sonra da Ayşen Anadol’un başarılı çevirisiyle Türkçesi çıktı kitabın: Pera Palas’ta Gece Yarısı. Peşin söyleyelim, bu bir Pera Palas tarihi değil. Pera Palas bir leitmotif. Yazarın yakın dönem İstanbul tarihini anlatırken zaman zaman uğradığı bir liman. Asıl niyet alt başlıkta gizli: “Modern İstanbul’un Doğuşu”.

Charles King’in İstanbul anlatısı, önceki yıllara da şöyle bir dokunduktan sonra, Orient Ekspres’in 1883 İstanbul seferiyle başlıyor. O zamanlar daha Pera Palas yok, trenin yolcuları Pera’daki muhtelif otellerde kalıyorlar. Orient Ekspres’in sahibi Wagons Lits, kendi otelini inşa etmeye karar veriyor. Öykümüz de bu noktada başlıyor. Jön Türkler, Birinci Dünya Savaşı ve İstanbul’un işgali. İşgal yılları King’in uzun bir mola aldığı dönem. Pera Palas’da işgal kuvvetlerinin komutanları yanı sıra, o sıralar çok tanınmayan bir de Türk subayı var. Kitapta şöyle anlatılıyor:

“Mütefiklerin şehri işgale başladığı gün, Mustafa Kemal adlı bir Osmanlı komutanı Pera Palas’da bir odaya yerleşti.” King, Mustafa Kemal’in kısa bir portresini cizdikten sonra onun İngilizlerle yaptığı temaslardan söz ediyor: “Mustafa Kemal Osmanlıların savaşta yanlış safı seçtiklerini, Enver gibi Alman yanlısı İttihatçı liderlerin zararlı etkisi yüzünden eski dostları Britanyalılara sırt çevirdiklerini söylüyordu. Müttefiklerin Anadolu’yu paylaşmaya niyetlendiklerini düşünüyor, Britanya’nın bu konuda güçlü bir rol oynamasını istiyordu. Britanyalılar Müslümanlara muhtemelen Fransızlardan daha dostça davranırdı; Fransızların Kuzey Afrika Müslümanlarını yönetme tarihi epeyce sorunluydu. Bu durumda Britanyalıların kendisi gibi tecrübeli Osmanlılara ihtiyacı olacaktı. Mustafa Kemal [Daily Mail gazetesinin muhabiri] Price’a ‘Bilmek istediğim şu,’ demişti; ‘böyle bir hizmet verirken benim konumum ne olacak.’ Price bu teklifi Pera Palas’daki Britanyalı subaylara iletti, ama onlar umursamadılar.”

Tarihsel bir deneme

Charles King İstanbul’un öyküsünü aktarırken çok geniş bir kaynak taraması yapıyor. Türkçe kitap ve belgeler yanı sıra, İngiliz ve Amerikan kaynaklarını da elden geçiriyor. Özellikle de bugüne kadar pek el sürülmemiş arşivlerden yararlanıyor. Ama bunları ustaca bir kurguyla birleştirerek, sıkılmadan okuyacağımız bir bütünsellik içinde bize sunuyor. Aslında bir tür deneme bu kitap. İstanbul üstüne tarihsel bir deneme…

Pera Palas’da Gece Yarısı, İstanbul’un işgal günlerindeki kozmopolit yapısını aktardıktan sonra Ulusal Kurtuluş Savaşı’na odaklanıyor. Ama buradan hızla yine işgal İstanbul’una dönüyor. Çünkü bu dönemde anlatılacak bir çok öykü var. En ilginçlerinden biri, belki de birincisi Beyaz Rusların dramı. Bolşeviklerden kaçan onbinlerce Rusu tanımlayan iki özellik olduğunu düşünüyor King: “Çaresizlik ve işbilirlik”. İkinci el dükkânlarında Çarlık Rusya’daki yaşamlarının ipuçlarını yansıtan eşyalar ve hatıra fotoğrafları, bir anlamda yaşamlarının enkazı satılıyor. Öte yandan yaşama tutunmak için ne mümkünse onu yapıyorlar: “On iki kişilik bir balalayka orkestrası bir Britanya savaş gemisinin kıç güvertesindeki subay salonunda akşam yemeği karşılığında konser veriyordu. Bir matematik profesörü ideal bir lokanta kasiyeri olmuştu. Etine buduna dolgun bir sosyete kadını bir gece kulübünde müşterilerle dedikodu yapmakla görevliydi. St. Petersburg balolarında sosyeteye takdim edilmesi gereken güzel kızlar saçlarına perma yaptırıp göbeklerini açarak eğlence programlarında dans ediyorlardı. Rus ressamlar Kabristan Yolu’ndan Galata Köprüsü’ne, oradan da Kapalıçarşı çevresinin arapsaçı gibi dar yollarına kadar tezgâh açıp gelen geçene manzara ve portreler satmaya çabalıyorlardı. Daha basit işler de vardı: şehir morgunda ceset yıkamak, nane kokulu kürdan satmak, yüzleri Sultan VI. Mehmed’e benzetilmiş paçavra bebekler yapmak, hatta tersanelerde fare yakalayıp derilerini kürkçülere satmak…”

Türkiye’den ilginç ayrıntılar

Charles King, Modern Türkiye’nin gelişimini anlatırken, ilginç ayrıntıları öne çıkarıyor, bize sunduğu öyküleri ilgiyle izlememizi sağlıyor. Kitabın bölümlerini esas alarak odaklandığı konuları sıralamaya çalışalım. Rusya’dan kaçıp gelen ve Maksim’i kuran siyahi Afrikalı Frederick Thomas’ın İstanbul’a ilk caz orkestrasını getirişi; haremağalarının Cumhuriyet kurulduktan sonra düştükleri boşluğu; sinemanın ilk döneminin eğlenceli öyküsünü; rebetikonun kökenlerini ve özellikle de Roza Eskenazi’yi; gece yaşamının gelişmesini ve ilk Türkçe tangoları; Türkiye’nin ilk güzellik yarışmalarını; Halide Edip Adıvar’ın kadın tarihindeki yerini; Nazım Hikmet’in trajik yaşamını; Troçki’nin Büyükada’daki sürgün yıllarını; Ayasofya’nın nasıl müze olduğunu; İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık dönemini; yahudilerin soykırımdan kaçışında İstanbul’un nasıl kavşak noktası olduğunu anlatıyor Charles King. Bu öyküler hiç beklenmedik noktalarda Pera Palas’a da uğruyor ve hızla uzaklaşıyorlar.

Charles King’in Pera Palas’da Gece Yarısı kitabı son bölümünü, kitaba adını veren mekanda noktalıyor. “Şehrin global bir merkez ve cilalı bir metropol olarak yeniden doğduğu günlerde, İstanbul’un o caz ve sürgünlük çağını tanımlayan eski şaşaalı yapılar hâlâ orada. Pera Palas artık eski kimliğinin yeniden icat edilmiş bir hali. Dubaili bir şirketin yönetiminde, göz kamaştıran beyaz balo salonu terütaze oldu, demir döküm asansörü yeniden kuruldu, yalancı mermerler yeniden boyandı. Artık otel, hepimizin, göçmen giden yerlilerin ve yenileşen yeni gelenlerin sonuçta birer emanetçi olduğu gerçeğinin çarpıcı bir anısı.”

Charles King’in hepimizin yakından tanıdığı İstanbul şehrinin tarihine ustaca odaklandığını, topladığı bilgileri de damıtarak bizlere sunduğunu söyleyebilirim. Selahaddin Giz arşivinden alınmış, pek de gün ışığına çıkmamış fotoğraflar da bu ilginç öyküye eşlik ediyor. Ayrıntıları sevenler kaçırmamalı…

Gökhan Akçura

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
238 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI YAZARLAR