TÜRK TARİHÇİLER
Eski Zamanlar Eski İnsanlar / Yavuz Selim Karakışla

Yavuz Selim Karakışla’nın daha önce çeşitli popüler ve akademik yayınlarda yayınlamış olduğu çalışmalarından oluşan Eski Zamanlar Eski İnsanlar, Birinci Meşrutiyet’le Cumhuriyet’in ilk yılları arasındaki dönemi ele almakta ve yaklaşık 50 yıllık bu kritik dönüşüm sürecini alışılagelmiş Türk tarihyazımının dışına çıkarak, devlet değil, toplum eksenli bir bakış açısıyla değerlendirmektedir.

Kitap, Türk tarihçiliğinin geleneksel yazım alanları olan siyasetçilerin iktidar mücadelelerini, siyasi manevralarını, bu manevraları meşrulaştıran ya da onlara kaynak olan ideolojik tutamakları ele almayı mümkün olduğunca bir kenara bırakarak, kendilerini tarihyazımında yazılı şekilde ifade etme olanakları zayıf olan toplum kesimlerinin günlük yaşamlarına odaklanmıştır. Karakışla’nın çalışma konusunu, modernist tarihyazımının dışladığı özneler ve kitleler oluşturur. Devlet eksenli makro bakış, yerini toplumun yok sayılmış geniş kesimleri eksenli mikro bakışlara bırakmıştır. Tümü farklı yollardan modernitenin standartlaştırıcı baskısına ve otoriterliğine çeşitli “direnişler” gösteren bu özneler, tarihyazımından sınıfsal olarak dışlanmış olan işçiler, cinsiyetçilik bağlamında dışlanmış kadınlar, baliğ hale gelmedikleri bahanesiyle dışlanan çocuklar ve toplumun “ucube” şeklinde nitelendirerek dışladığı delilerden oluşmaktadır. Bu anlamda Karakışla’nın özneleri, modernitenin pasifize ettiği, yok saydığı, devlet karşısında ezilen örgütsüz ve dağınık bireylerin oluşturduğu; bakış açıları devletin bakış açısıyla neredeyse her zaman çatışan madun öznelerdir. Karakışla yöntem açısından olmasa da, özne seçimi açısından kesinlikle postmoderndir.

Karakışla’nın çalışmasındaki kitleler, toplumun mevcut siyasi iktidardan ve makro ekonomik gelişmelerden bağımsız şekilde “kaybedenler” topluluğudur. “Kazananlara” göre işleyen yapının o kadar dışında kalmışlardır ki, siyasi iktidar değişimleriyle refaha kavuşma ümidi taşımazlar. Bu dışlanmışlık, yazılı metin üretimine de sıçradığı için sıradan bir Osmanlı tebaasının/yurttaşının gündelik yaşamında nasıl giyindiği, hangi yemekleri tercih ettiği, hangi işlerde hangi koşullar altında çalıştığı, ev ekonomisini nasıl idare ettiği, kendisini nasıl tanımladığı ve dünyayı ne şekilde anlamlandırdığı gibi sorulara yanıt veren tarih metinleri yazılmamıştır. Bunda kaynak yetersizliği de önemli bir gerekçedir. Karakışla’nın kitaptaki “Osmanlı İmparatorluğu’nda 1908 Grevleri” makalesinde açık bir şekilde belirttiği üzere, gerek tarihsel kaynaklar, gerekse devlet arşivleri, toplumun sıradan kesimleri hakkında hiçbir bilgi vermemekte, bir eylem, bir uyuşmazlık ya da bir direniş meydana gelmedikçe, kayıtlarda “kaybeden” sınıflar hakkında bütünüyle sessiz kalmaktadır. Bu yüzden Osmanlı İmparatorluğu’ndaki sıradan halk kitleleri üzerine veri toplamak çok güçtür. Tüm kaynaklar ancak dolaylı kaynaklardır. Tarihsel kaynaklar toplumun “kaybeden” geniş kesimlerinden ancak direniş zamanlarında söz ettikleri için, Karakışla’nın Osmanlı işçi sınıfına ilişkin kaleme aldığı makaleler de zorunlu olarak grevleri  yani direnişleri  konu almaktadır.  

Toplumun “aşağı” kesimleri

Direniş, geleneksel kavrayışta 1) organize, sistemli ve kolektif; 2) belirli ilkelere dayanan; 3) devrimci sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyan; 4) tahakkümün kendisini ortadan kaldırmayı amaçlayan fikir ve niyetlerle donanmış bir hareket olarak kabul edilmektedir. Oysa Karakışla’nın aşağıdan tarihyazımı anlayışında örtülü olarak egemenlere yani toplumsal yapıdaki “kazananlara”, “kaybedenler” tarafından gösterilecek direnişin, gündelik yaşamın her alanında gerçekleştirilebileceği düşüncesi yatmaktadır. Yani bir direnişten söz etmek için mutlaka devrimci, örgütlü, manifestosu bulunan ve doğrudan tahakkümü yok etmeyi amaçlayan bir girişim şart değildir. Direnişler daha mikro, daha günlük çıkar odaklı ve daha örgütsüz şekillerde gerçekleşebilir ve mevcut düzeni yıkmaya yönelmeyebilir. Bununla birlikte, gerçekleştirilen direnişler yine de iktidarı ve egemenleri yeniden pozisyon almaya iter. Bu anlamda “kaybedenler” geleneksel tarihyazımının iddia ettiği üzere arı bir şekilde edilgen özneler olmaktan çıkarlar ve etkin öznelere dönüşürler. Söz konusu izleği takip eden Karakışla’nın kullandığı tarihyazımı paradigmasında, iktidar ile alt sınıflar arasındaki gündelik fikir, statü ve çıkar çatışmalarında alt sınıfların örgütlü ve kolektif hareket etmemelerinin, onların edilgen kitleler olduğu anlamına gelmediği düşüncesi vardır. Örgütsüz direniş, genel kanının aksine etkin bir tutumdur.

Toplum genelinin sosyal, siyasi ve ekonomik dönüşümlere verdiği günlük tepkiler, bir siyasetçinin, gazetecinin, entelektüelin, bürokratın ya da bir işadamının tepkilerinden farklı olmaktadır. Toplumun “aşağı” kesimleri olarak görülen bu geniş kitlenin tepkileri paradigma değiştirmeye ya da rejimi alaşağı etmeye yönelmemekte, sistemin tertipli bir analizini yapmaya girişerek bu analiz çerçevesinde uzun vadeli planlamalara dayanan örgütlü toplumsal karşı çıkışlar yerine parçalı ve dağınık, daha kısa vadeli ve küçük sonuçlar almaya endeksli mikro direnişler şeklinde kendilerini göstermektedirler. Bu nedenle büyük siyasi örgütler ya da geniş tabanlı işçi sendikaları kur(a)mazlar, feminist kurumlar meydana getir(e)mezler; yani iktidarın makro siyaset anlayışını değiştirecek yapılanmalar üretmemişlerdir. Fakat geleneksel paradigmanın aksine bu kesimler tarih karşısında sınırsız derecede edilgen kalmış özneler de değillerdir.

Modernist tarihyazımı onları hiçleştirmeye çalışsa da, her zaman güçleri ve çıkarları ölçüsünde devlete ve her türlü otoriteye direniş göstermişler, günlük yaşam biçimlerine entegre direniş biçimleri üretmişlerdir.

Aşağıdan gelen bu mikro direnişler karşısında devlet ve egemenler de sürekli olarak yeni denetleme mekanizmaları geliştirmişlerdir. Karakışla bu anlamda Çocuk Dünyası gibi çocuk dergileri ve Leylak ile Süs gibi kadın dergileri aracılığıyla iktidarların/kazanların bu hedef kitleleri gösterdikleri ve gösterebilecekleri direniş biçimlerini nasıl edilgen kılacak şekilde biçimlendirmek istediğini inceler. Dolayısıyla Eski Zamanlar Eski İnsanlar’da madun kitlelerin günlük yaşamlarının yanı sıra, iktidarın bu kitleler üzerindeki denetiminin fikri bakımdan hangi yöntemlerle inşa edildiği de konu edinilmektedir. 

Eski Zamanlar Eski İnsanlar tarihyazımı paradigması bağlamında taşıdığı önemin yanı sıra, içerdiği zengin birincil ve ikincil kaynaklar açısından da referans bir kitap özelliği taşımaktadır. Betimleyici yaklaşımının ardında, derin bir fikri dönüşüm barındırmaktadır.

Yalın Alpay

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
180 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI TARİHÇİLER