TÜRK YAZARLAR
Sosyalist Açıdan Jöntürk Hareketi / Yuriy Aşatoviç Petrosyan

Düşe kalka büyüyen temsili demokrasimiz bu yıl 140 yaşına basacak. Tarihimizin ilk anayasası 23 Aralık 1876’da ilan edilmiş, yapılan seçimlerin ardından ilk meclis 19 Mart 1877’de toplanmıştı. Petrosyan’ın Sosyalist Açıdan Jöntürk Hareketi çalışmasını okurken fark ettiğimiz gibi, ilk Anayasa (Kanun-u Esasî) çevresinde dönen tartışmalar “sultan”ın yetkilerinin sınırlandırılması, saray harcamalarının denetim altına alınması, Müslüman olmayanların temsili, basın özgürlüğü, resmî dil ve anadilde eğitim meselesi üzerinde düğümleniyordu. Katedilen mesafenin büyüklüğüne rağmen kimi başlıkların cari oluşu demokrasi adına hem kaygı hem de hayret verici. Sanki tarih tersine dönmüş gibi. Eski kuşaklar (Yeni Osmanlı ve Jöntürk hareketleri) yetkileri ayrıştırmak üzere mücadele etmişken, başkanlık rejimi etrafında şekillenen güncel talepler erki devletin en tepesinde yeniden toplamayı diliyor.



Petrosyan, Rusya’da dünyaya gelmiş bir Sovyet tarihçi ve Türkolog. Yeni Osmanlılar hareketi ile Jöntürk hareketi arasında devamlılık gördüğünden onları aynı çerçevede ele almış; bu iki hareket “siyasal, tarihsel ve ideolojik açıdan aynı toplumsal hedefe yönelmiş, birbirlerine sımsıkı bağlarla bağlı tarihsel süreçler olarak değerlendirilmelidir” diyor. Birinci Meşrutiyet, aralarında Mithat Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi, Şinasi gibi figürlerin olduğu Yeni Osmanlılar’ın kısa ömürlü siyasi zaferi ve yenilgisi sayılabilir. Onların mücadelesi İkinci Abdülhamit’in tahta çıkışından önce başlıyor tabii. Yeni Osmanlılar’ın bir başlangıç metni (elde) yok ama Petrosyan, Mısır prensi Mustafa Fazıl Paşa’nın Sultan Abdülaziz’e yazdığı 1867 tarihli mektubun örgütün programını bir dereceye kadar yansıtabileceği görüşünde. Paris’te Fransızca basılan, ardından Türkçeye çevrilip İstanbul’da 50 bin kopya çoğaltılan bu mektupta Fazıl Paşa, “sultanların sarayında en zor kabul gören şeyin hakikat olduğunu” söyledikten sonra padişahı, Müslüman olan ya da olmayan herkesin hak ve yükümlülüklerde birbirine eşitlendiği, kişi özgürlükleriyle can ve mal güvenliğinin sağlandığı  “hür düzen”i kurmaya çağırıyor.


Saray ve çevresi ile anayasacılar

Yeni Osmanlılar ve onları takip eden Jöntürkler, “hür düzen”in ancak bir anayasa ile tesis edileceği ve teminat altına alınabileceği fikrindeler. Doğal olarak mücadeleleri en çok bu talebe odaklanıyor. Çok dilli, çok dinli imparatorluğun ilk anayasa taslağında her bölgenin kendi resmî dilini serbestçe seçmesini öngören bir bölüm var. Ama ilgili madde Türkçenin tek resmî dil olduğunu belirtecek biçimde sonradan değiştirilmiş; buna karşın anadilde eğitim hakları korunmuş. Saray ve çevresi ile anayasacılar arasında geçen tartışmalar tarafların pozisyonu hakkında net bir fikir veriyor aslında. Mithat Paşa’nın taslağı bağımsız olarak hükümet kurma hakkına sahip başbakanlık makamı öngörürken saray bütün bakanları atama yetkisinin sultanda kalması gerektiğini savunuyor. Bu noktada sarayın istediği oluyor ama Mithat Paşa, istifa etmekle tehdit ederek basın özgürlüğüyle ilgili maddeleri bakanlar kurulundan geçirebiliyor. Bu arada, İslam dininin devlet dini olduğuna ilişkin bir madde de ekleniyor anayasaya. Sonunda Türkler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Bulgarlar, Sırplar, Bosnalılar, Araplar ve Kürtlerden oluşan ilk meclis (Meclis-i Mebusan) toplanıyor. Petrosyan, Engels’in o tarihte “Keşke Almanya’da da İstanbul’daki gibi bir parlamento bulunsaydı!” dediğini nakletmiş ama birinci Meşrutiyet yazık ki uzun ömürlü olamıyor. Çünkü anayasaya göre sultan, savaş ve barış yapma, istediğinde meclisi kapatma ve yeniden seçimlere götürme yetkisine sahip. Ayrıca “kamu yararı için” polis soruşturması sonucunda kişiyi sürgün etme yetkisi de var.

İlk anayasa hareketinin yenilgisini hazırlayan pek çok neden bulunmakta; bunların en önemlisi, hareketin toplumsal temelinin cılızlığı. “Meşrutiyet rejiminin güçlenmesinden çıkarları olan toplumsal ve siyasal güçler 1860’lı ve 70’li yıllarda henüz çok zayıftı. Türk milli burjuvazisi yeni doğmuştu, ülke ekonomisi içindeki yeri henüz çok önemsizdi” diyor Petrosyan. İmparatorluğun Türk olmayan burjuvazisi ise Yeni Osmanlılar’a yeterli desteği vermedi. Halk desteği ise zaten yoktu.

Kimselere güvenemeyen bir padişah

Sonrasında “istibdat dönemi” olarak anılan, eski kuşakların sürgüne gönderilerek veya hapsedilerek (veya Mithat Paşa örneğinde olduğu gibi katledilerek) tasfiye edildiği, bu arada Jöntürk hareketinin mayalandığı uzun bir dönem var. Petrosyan bu dönemde, Türk okullarının müfredatında dinsel etkinin kuvvetlendiğini, basına sansür uygulandığını, kitapların ve oyunların yasaklandığını; daha fenası hiçbir unsurun ya da grubun güçlenmemesi için Abdülhamit’in uyrukları arasında dinsel ve etnik çatışmaları körüklediğini, 1894-1895’te gerçekleşen Ermeni kırımının bu politikaların bir sonucu olduğunu yazıyor. Tarihçi N.N. Tepedelenlioğlu ise durumu şöyle betimlemiş: “[Abdülhamit] kimselere güvenemeyen biri olup çıktı... diplomat, komutan, yönetici, maliyeci hep kendisiydi; polis de oydu, jandarma çavuşu da!”

Tevfik Fikret’in dediği gibi, “geceler, tulû-i haşre (kıyamete) kadar sürmez”. Bütün bunlara bir tepki olarak yüzyılın sonlarında çeşitli Jöntürk örgütleri çıkıyor tarih sahnesine. İlki 1889 yılında İbrahim Temo’nun girişimiyle Askeri Tıbbiye’de kurulan ve kısa zamanda diğer askeri ve sivil okullarda pek çok taraftar kazanan Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti. Hareketin yurt dışındaki ilk merkezi de Ahmet Rıza’nın liderliğinde bu tarihlerde Paris’te doğuyor.

Petrosyan, Jöntürk hareketini iki döneme ayırarak değerlendirmiş;  çalışmasının özgünlüğü de burada denebilir. Yazara göre, 1905 yılından önce hareket, esas olarak Yeni Osmanlılar’dan devraldığı burjuva liberal reformizmini koruyordu; temel sloganları, anayasanın yeniden yürürlüğe konulması, meclisin toplanması, tüm halklar için eşit hakların sağlanmasıydı. Fakat 1905 Rus Devrimi’nin etkisiyle yeni bir gelişim basamağına yükseldi; burjuva reformizmi yerini burjuva devrimci görüşlere bırakmaya başladı. 1907 yılında imparatorluğun Türk olmayan halklarının burjuva-milliyetçileriyle birlik kurma yoluna gidildi ve 24 Temmuz 1908 Devrimi’ni hazırlayan da bu süreç oldu. İkinci Meşrutiyet’in ilanından hemen önce Bulgar, Sırp ve Arnavutluk çetelerinin Balkanlar’da isyancı Jöntürklerle beraber hareket ettiğini hatırlamakta yarar var. Ne yazık ki bu ittifak, İttihat ve Terakki iktidarının izlediği gerici iç ve dış politikalar yüzünden kısa bir süre sonra bozulacak ve devrim, Lenin’in sözleriyle “yarım zafer, hatta zaferin küçük bir parçası” olarak kalacaktı.

Yeşim Dinçer

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
225 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI YAZARLAR