TÜRK YAZARLAR
İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913 / Aykut Kansu

İstanbul Ayasofya Meydanı’nda, 31 Mart 1909 günü çekilmiş fotoğrafa bakılırsa şehre henüz bahar inmemiştir. Ağaçlar yeşerip çiçeklenmemiş, dallar ‘saltanat’larına kavuşmamıştır. Sarıklı ve din adamı görünüşlü insanların yoğunluğu dikkat çeker bu ‘gevşek’ fotoğrafta. Dahası ne bir isyan ne de bir gerilim havası vardır. Sol ön tarafta omzu tüfekli asker sanki avdan dönerken oraya uğramış avcı intibaı vermektedir. Fakat asıl ilginç olan simitçi çocuktur. Tarihe büyük darbe diye sunulan, mektep kitaplarına, siyasal kavgalara, ilericilik gericilik tartışmalarına kolaylıkla sokuluveren böylesi bir güne sızan bu çocuk, fırsatçı bir girişimci mi yoksa olup bitenden zerre haberi olmayan halkın sembolik olarak ta kendisi midir? Her fotoğraf yanıltır ama her fotoğraf da sonsuz okumaya açıktır. Hele belge diye sunuluyorsa bize.

Aykut Kansu’nun yazım diline yayılan bilimsellik iddiasına ve dipnotlarla sıkılaştırılıp güçlendirilmiş akademik zırhına kapılmaksızın, kitabına ad koyduğu başlığa bakarsak ve ona teslim olursak eğer, kavga hep iktidarla iktidar isteklisi arasındadır esasta. Padişahlık rejimi bu ülkede yaşayanların kurduğu bir sistem değildir, tıpkı onun karşısına dikilen siyasal ve askeri iktidar blokları gibi. Ve bütün ideolojik reflekslerin ve bağlanmaların ötesinde, Kansu’nun şevk, bilgi belge sağanağıyla kaleme aldığı ‘31 Mart Olayı’ ya da, ‘13 Nisan 1909 Karşı- Devrim Teşebbüsü’ bölümü dikkatle okunduğunda, bu iktidar kavgasında halkın, bireyin, insanın esamisi okunmaz. Padişah, paşalar, din adamları, binalar, unvanlar, yabancı elçilikler birbirleriyle yarışırlar.

Oysa baharda kuşun ötüşü bile değişir. Bahar, hep birlikte uyanışın adıdır. Ağaç, çiçek, böcek, su, zaman bile, canlı cansız ne kadar şey varsa kol kola girer, aynı iklimi oluşturur. Evet, Kansu, 31 Mart Vakası’nı ‘padişaha nihai olarak mutlak iktidarını geri verme amacı taşıyan karşı- devrim’ olarak tanımlamakta ve ‘Darbe, mutlakiyetçi rejime dönmek için eski düzen (padişahlık, Abdülhamit’in liderliğini yaptığı mutlakiyetçi istibdat) yanlılarınca planlanmış ve örgütlenmiş bir girişim’ olduğu yorumuna destek vermektedir. ‘Saray, monarşist paşalar ve siyasetçiler’den oluşan bir üçlü ittifaktır. Yine ilginç olan, bu süre boyunca halkın ne düşünüp nasıl davrandığını hem merak etmeyiz hem de bilemeyiz. Zaten, kontrol altındaki gazeteler, okuma yazma oranı düşük toplumda her şeyi rahatlıkla kontrol etmektedir.

31 Mart Vakası’yla kurulan (kurulamayan) yeni düzene karşı, İttihatçı blok hızla harekete geçecek, Hareket Ordusu’nun İstanbul’a ulaşması ve Abdülhamit’in devrilmesi ile son bulacaktır. Ne var ki, yazarın bu süreçte anlattığı, belgelere dayandırdığı, tasnifini yaptığı akışın ana ruh, özünde özsüzlüktür. Kansu, İttihat ve Terakki’yi özgürlükler, anayasal düzen ve liberal politikalar bakımından önde tutsa da, iktidar ve onun paydaşlarının belirlenmesinde akıl çağı değil geleneksel refleksler hüküm sürmektedir. Bu sebepten, 31 Mart taraftarları kolaylıkla Kadınlar Klübü’nü basıp yağmalamakta, resmi ve Kemalist tarih yazıcılığı bu olayı kendine evirmek için ‘muhafazakâr ve cahil halkın kendiliğinden başlattığı dini bir gericilik hareketi’ olarak görebilmektedir. Oysa, Aykut Kansu, bugünkü Türkiye siyasetinde de, sürekleri kolayca bulunabilecek bu tutum ve bakışların dışında, ‘yeni anayasal düzen aleyhine başlatılmış olan bu darbe girişiminin’ tarihsel ve geleceğe yönelik perspektifler bakımından yeterince okunamadığı eleştirisini getirmektedir.

Eski takvimle 13 Nisan 1909 tarihinde, Ayasofya’nın önünde çekilen fotoğrafta simit satan çocuğun etkinsiz çoğaltımını bugün halk fikriyle dolayıma sokmakta başarı sağlayan tortuyu düşünmeli bence. Kavga, fikir, insan değil bir rejim ve iktidar kavgasıdır. Baharsız. Kitaptan kalan daha çok bu oldu bende.

Ömer Erdem

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
275 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
YABANCI YAZARLAR